22 Ağu 2010

Müteferrik Zurna - II

Önü dün.

P1 dâhilindeki bir diğer mühim faaliyetimiz, temmuz başında gerçekleştirdiğimiz Paris gezisiydi. Bu seyahat her şeyden önce benim Hollanda dışına ilk çıkışım olması itibariyle anlamlıydı. Ayriyeten, herhangi bir Newton mekaniği nesnesinin aksine tek başımayken atalet katsayımın yüksek olması ve dolayısıyla Pelin olmasa kim bilir ne zaman yapacağım bir teşebbüs olduğu için özel, Beril’in muhteşem mihmandarlığı ve misafirperverliği ile teptiğimiz yollar ve geçirdiğimiz zamanlar ile güzeldi. Meraklısı için bunun da fotoğrafları mevcut feysbukta. Biz orada bulunduğumuz süre boyunca Beril’in adeta bir uzvu haline gelen Paris haritası ve günde en az 5 kez yapılan bir sonraki gün planlarıyla ‘bilinçli şaşkın turist’ halimiz görülmeye değerdi. Hatırda kalan başlıca anlardan bir demet;

-doyumsuz kahvaltılar,
-Kiç Bar’da içilen Shrek,
-Pont Neuf (alt-an: Beril’in bir fotoğraf pozu için şuursuzca yolun karşısından koşuşu),
-güzelim Rodin evi ve müzesi (alt-an: bahçeye bir defile için kondurulmuş sera kılıklı ucube yapı),
-Lüksemburg bahçeleri,
-Monopol’ün Brezilya versiyonunu oynarken bir kartı bir türlü alamayan Salim’in üçümüzü kendisine karşı ittifak oluşturmakla suçlayıp iflas etmesinin ardından Pelin, Beril ve benim bu komplo teorisinin haklı olmadığını kanıtlamak için saatlerce oyuna devam edip aramızdan bir monopol çıkaramadan sabahın erken saatlerinde oyunu bırakmak zorunda kalışımız,
-son gün Pere Lechaise turu (alt-an: dakikalarca Merleau-Ponty’nin mezarını arayıp sonunda buluşumuz).

Fakat genel olarak Paris, keşmekeşi, zahmetli ulaşım düzeni, pisliği, aşırı turist kalabalığı vs. ile tam bir çullanık metropol olması nedeniyle, Amsterdam’dan sonra çok da cazip gelmedi doğrusu. Biraz daha abartıp İstanbul’u beğenmeyen o şovenist İzmir yaklaşımıyla söyleyecek olsak: Amsterdam güzel Paris boktandı.

Paris faslını da tamamlayıp eve döndüğümüzde, Amsterdam’da geçirdiğimiz müteakip haftaların bana kalırsa en önemli olayı, (ufak bir ses yumuşatmasıyla P4 olarak da anılabilecek olan) bisikletlenmekti. Aylardır pek çok farklı kişinin Amsterdam’da bisikletsiz yaşıyor oluşuma şaşırmaları ve Aylin’in neredeyse haftasonu-aşırı beni bisiklet almaya davet etmesi gibi itici güçlerin kümülatif etkisi yeter seviyeye ulaşmış olacak ki, nihayet Pelin’le gidip 2 gün arayla kendimize elden düşme birer bisiklet aldık. Tez zamanda sevdik bisikletlerimiz, benimsedik. Çift sarılı yaz günlerinin ikinci sarılarında akşam turları yaptık, mutlu olduk. Yalnız Aylin’den öğrendiğime göre burada her bisikletin bir adının olması gerekiyormuş, trafikte polisler çevirip adını sorabiliyorlarmış. Benimki hâlâ anonim; önerilerinizi beklerim efendim.

İşte bu güzel Amsterdam günlerimizin sonunda sıra büyük yıllık iznim çerçevesinde Pelin’le Türkiye’ye dönüşe gelmişti ki, yazın son oyun gecesinde, o sıralar Britik sularda mukim Ali Rıza ve Sümerjan kıvılcımlı yeni bir oyun örgütlenmesi projesi hâsıl oldu. Tatile başlamadan hemen önce ayak(skype)üstü 4 kişilik bir toplantı çevirip, ne yapılabilir nasıl olurları konuştuk. Haberdar olmayanlar için özetlemeye devam edeyim, her şey Greenwich’de küçük ama etkileyici bir ürün yelpazesine sahip mahalli bir oyun dükkânından feyz almakla başlıyor. (Merak edenler için söz konusu oyuncakçının sitesi). Başta kutu oyunları olmak üzere envai çeşit oyun satan bu dükkân görülünce deniyor ki ‘aa, biz de böyle bir şey yapsak ya!’ Sonra olaylar gelişiyor, daha doğrusu henüz gelişmemişse de 22 Temmuz tarihli sıfırıncı toplantıda ne yönlere doğru gelişebileceği konuşuluyor. İlk evvela tercihen online ortamda bir oyun havuzu oluşturulması eylemliğinde karar kılınıyor. Bunun için isteyen herkes gelsin, bildiği ya da yeni öğrendiği oyunları paylaşsın, bissürü oyunumuz olsun; daha çok öğrenelim, paylaşalım, oynayalım şiarı benimseniyor. Tıpkı Ali Rıza’nın hazırlayıp ilgimize sunacağı Oyun Bildirim Formu gibi; böyle bir ortaklık için geçtiğimiz günlerde dünyaya gelen haberleşme grubumuza da hepinizi dört gözle bekliyoruz (http://groups.google.com.tr/group/gamehunters). Pek yakında faal duruma geçeceğini umduğum bu heyecan verici organizasyonda ne kadar çok olursak o kadar güzel olacağızdır bence. Sence de mi?

İkinci tefrikayı burada noktalarken, bugün yaklaşık iki ay aradan sonra yeşil sahalara dönüş yaptığımı, bundan duyduğum coşkuyu ve rahatlamayı paylaşmak, ancak futbolun içinde olan minik bir sakatlıktan payıma düşeni alıp sağ ayak başparmağımı morartmış olduğumu bildirmek isterim. Üçüncü bölümde Türkiye ayağına da değinip yazmalar arasındaki tüm mesafe-i vakti kat etmeği ümit eder, gözlerinizden öperim.

Arkası yakın.

21 Ağu 2010

Müteferrik Zurna - I

Buruşturulmuş kağıtlar dolu kafamın içi. Yaşamakla yazmak arasında yapılması gereken bir tercihten söz ederdi Sartre Sözcükler’de. Kafama saplanakalmış açmazlardan biridir ilk gençlik yıllarımdan bu yana. Ne zaman yazmaya kalksam ve yaşadıklarımı düşünsem bu gelir aklıma. İki arada bir derede kalakaldığım ve nereden başlayacağımı bilemeyerek ikisini de ıskaladığım hissine engel olamam çoğu zaman: belki de benim trajik hatam da budur. Yoksa trajik doğrum mu demeli? Bakıyorum da, o kağıtları boşuna buruşturmuşum bir kenara atmadan önce. Üstüne yazdıklarım ben yazmaya davranmadığım anda silinip gitmiş zaten. Mürekkebi içime akmış mıdır, bilinmez.

Zurnada peşrev olur mu olmaz mı denemesinin sonu.

Buraya yazmasız geçen zamanlar ekseriyetle güzellik doluydu. Hepsi de yazın güzelliği eşliğinde ve dâhilinde... Kötü bir köşe yazarı edasıyla bir 3P grubu yapabilirim öncelikle. Pelin kokulu Amsterdam günleri, büyük Pearl Jam vuslatı, Paris seyahati.

Haziran sonundan başlayarak Pelin’le burada geçirdiğimiz bir ay, Amsterdam’da geçirdiğim en güzel aydı kuşkusuz. Şimdi dönüp bakıyorum da basbayağı ruhumu aymış o günler. Buraların en kıymetli nimeti olan güneşin gece onlara, on birlere kadar yüzünü gösterirliği ile çift porsiyon günler; bu günlere sığdırılmış parklar, bahçeler; trenler, gezmeler ve yemeler, içmeler, en geniş anlamıyla tebdil-i mevsimin ne kadar ferahlatıcı olabileceğini gösterdi bana.

Zaten diğer iki P de bu bağlamda can buldular.

Tarih: 27 Haziran, yer: Nijmegen Goffert Park. Popüler müzik dinleyiciliği hayatıma 90’ların ortasında girmiş ve oradaki heyecanlı yerini bir şekilde koruyabilmiş belki de tek grup olan Pearl Jam’in, altındaki 7-8 alt grup ve şarkıcıya ayıp olmasın diye ‘tek günlük festival’ olarak kayıtlara geçen konserindeyiz. İçimdeki yeniyetme heyecan damarlarının hafiften canlandığını hissetmenin verdiği heyecan ve buna mukabil “acaba Pearl Jam yaşlanmış mıdır, Eddie’nin böceği ölmüş müdür?” endişelenmeleri, bünyemdeki başat duygular. Hollanda’da yaşayıp yaşayabileceğiniz belki de en güneşli ve sıcak gün. Haydari ve Pelin’le konser alanına öğlen 2-3 gibi giriyoruz. Bir festival geleneği olaraktan ana ve baba sahneler arası yalandan mekik dokumalar, boktan biralarla serinlemeye çalışmalar, asıl konserin heyecanı ve sıcağın bunaltıcılığı neticesinde diğer çalanlara yeterince kulak verememelerle geçen 3-5 saatin ardından, her şey Ben Harper ve saz arkadaşlarının sahne alışı sırasında başlıyor. Ana sahnenin PJ öncesi son konuğu olan Bengiller, bana kayıtlarından duyageldiğimden daha iyi müzik yaptıkları ve daha iyi müzisyenler oldukları izlenimi veriyor. Dikkatimizi ve kulaklarımızı sahneye odaklayıp bunu takibe geçiyoruz. Fakat alandaki esas kalabalık halen ısınma turları havalarında ve serinleme çabalarında festival curcunasına kapılmış, toparlanamamaktalar. O da ne! Bir de bakıyoruz ki bizim Eddie sahneye gelmiş, Ben’le hoşbeş ediyor. Tabii kitlede bir hareketlenme, irkilme; ufak çaplı bir göz parlaması. Birlikte söyledikleri Under Pressure ile Eddie seyircinin nabzını yoklamış, Ben Harper’ı dinleyenler bir nevi ödüllendirilmiş ve bendenizin de yüreğine sular serpilmiş oluyor - Eddie’nin böceği de enerjisi de gayet yerinde.

Derken konser saati gelip çatıyor. İstisnasız her albümden en az bir, PJ’i PJ yapan ilk üç albümden (burada Yaşar’ın ‘üç albüm’ teorisi bir kez daha kanıtlanıyor) en ikişer olmak üzere tüm PJ diskografisinden güzel bir playlist, Eddie Vedder’ın hâlâ müthiş sesi, bitmeyen enerjisi ve yakışıklı sevimliliğiyle su gibi akıp geçiyor konser. Görmemiş olanlar için bunlar da birtakım görseller. Ardından kulak passız ve müsterih bir şekilde istasyonun, oradan da Amsterdam’ın yolunu tutuyoruz gecenin kör saatlerinde. Yorgun ve fakat mutlu bir şekilde. Kulak pası deyince aklıma geldi. Konserden önce sağ kulağım gerçekten de paslıydı, şöyle ki, önceki hafta boyunca hayatımın ilk kulak tıkanıklığı problemiyle cebelleştim. Günlerdir bildiğiniz yarı-sağır olarak işe gidip gelmekte ve yaşamımı sürdürmekte, bir yandan da böyle bir şanssızlığın PJ konserine denk gelecek olmasına üzüm üzüm üzülmekteydim. Sen yılllaaar sonra adamları canlı dinleme fırsatı yakala, onda da stereo dinleme keyfinden mahrum kal. Hiç yoktan iyidirlerle kendimi avutma temrinlerim işe yaramıştı ki, konser için evden çıkmadan yarım saat önce kulağım açıldı. Yüzüme ne kadar yansımıştı bilmiyorum ama, içimde tarifsiz bir rahatlama ve buna bağlı aptal bir gülümseme oluşmuştu. Demek ki neymiş, önemli olan niyet: Mevlana’nın da demediği gibi; görmeye niyetli körün gördüğü, körmeye güdümlü gözün gördüğünden ziyadedir. Kulak için tekrar etmiyorum artık, anladınız…

Şu an yazma kondisyonumun yetersizliğinden mütevellit, en azında bir ara verme ihtiyacı duyuyorum. E şimdi devamını yazmak bugüne kısmet olur mu olmaz mı bilinmez, yazılanlar da bayatlamasın hem diyerek, müteferrik şeytana uymayı uygun görüyor ve ilk tefrikayı sıcağı sıcağına sizlerle paylaşıyorum.

Arkası yarın
.

23 May 2010

Caz Eşliğinde Çimlerde Yuvarlanan bir Futbol Topuyken Güneş

İzmir dönüşü üstü kötü havalı günler geçeyazarken bir de üstüne gelen şampiyonluk kaçması sendromuna bağlı bulutlu ruh hali nihayet yerini güneşli günlere bırakıyor.

O günlere fazlaca dönmemek adına, geçtiğimiz hafta Haydar artı iki arkadaşın Amsterdam ziyareti günlerini es geçiyorum ister istemez.

Bir ‘uzun hafta-sonu’nun daha ortasındayım; Pazartesi tatil zira. İşte bu hafta sonunun dününden başlıyorum. Bir süredir Rotterdam’da mukim Caner’le nihayet dün buluşacaktık, buluştuk da nitekim. Kalabalıkça bir arkadaş grubuyla yaptıkları günübirlik Amsterdam ziyaretleri bağlamında, güzel havayı da fırsat bilip Vondelpark çimlerini mekan seçtik buluşmamız için. Sözleştiğimiz zamandan biraz evvel gidip parktaki insan yoğunluğuna ve yine o insanların görmemişin güneşi görmüş çılgına dönmüşlüklerine şaşarak yürümekteyken, buluşma anımız telefonumun çalmasıyla değil, karşıdan koşarak gelen Caner’in üstüme atlamasıyla gerçeklendi. Sonrasında Caner ve şürekası ile birlikte biz de kalabalığa karışıp su kenarındaki tıklım tıklım çim sathına attık kendimizi, beraberimizdeki mebzul miktarda birayla. Bir ara Messi geldi yanımıza, fotoğrafımızı çekti. İnanmadınız değil mi? Buyurun buradan bakın... İçiş, konuş, güneş; saatler geçti. Benim kendini güneşe sermiş insanların serilgenlik derecelerini abartılı bulmuş olmama nispet yaparcasına, güneş bildiğiniz kavurucuydu, inanamadım. Kollarda, yüzlerde ve ışınlarla doğrudan temas eden insan yüzeylerinde kısık ateşte kavrukluk kızarıklıkları dahi peyda oldu. Derken -hâlâ beyaz- akşama döndü gün, yolcuların yollarına gidiş vakitleri geldi, hepsini bir tramvayla yolcu edip eve yürüdüm.

Parktan artan iki biraz eşliğinde gecenin son ve beklenen eğlencesi Şampiyonlar Ligi finali izledim. Güneş alnında gün içinde bünyeye akıtılmış olanların verdiği gevrek keyifle, salona girip çıkan ve ara ara maça bakan Steven’ın kayıtsızlığına aldırmadan İngilizce tepkiler verip yorumlar yaparak maç seyrini tamamladım. Bahsen verimli bir maç olmasının da verdiği müsterih ruh haliyle uykuya daldım.

Kahvaltının ardından, bu hafta üçüncü kez katılacağım Museumplein çimlerindeki futbol etkinliğine katılmak üzere fitbol ayakkabılarımı ve çantamı alıp tin tin yola koyuldum. 3-5 kişilik çekirdek kadroya karşın her hafta yeni insancıklar gelmeye devam ediyor. Aslen buranın yersizlerinin meydana getirdiği bu futbol tayfası çoğunlukla Fransızlardan, o çoğunluğun çoğunluğu da aslen Fransız olmayan Fransızlardan oluşuyor. Onlardan gayrı birkaç İngiliz, Amerikalı ve bir Fin var bildiğim. Bugün ayrıca, nedense Kolombiyalı olduğunu tahmin ettiğim bir Kızılderili genç ve yine Latin Amerika asıllı olduğunu sandığım ufak tefek bir kız vardı. Neyse efendim, yaklaşık iki saat, yine güneşin altında, oynanan maçın bitimiyle, açılmış ciğerler ve yorulmuş bir bedenle eve dönmem bir oldu. Duştu, azıcık dinlenmeydi derken, saat beşe gelmekte ve fakat güneş nereden baksanız daha 3-4 saat daha süreceğini bildiğim davetkar parlamasına devam etmekteydi. Hal böyle olunca ben de eve gelirken aklıma düşen ve belki de birkaç aydır boşladığım Haydarbar cazına gitme fikrimi olgunlaştırıp tekrar dışarı attım kendimi. Top tepmenin huzurlu ve hafifletici yorgunluğunu güzel havada yapılacak bir yürüyüşle dindirmek, çatlamış dudağıma birkaç bira serpmek ve kulakları paslanmış ruhumu bir tutam cazla beslemek giderek daha da parlak ve mutluluk verici bir plan gibi görünmeye başladı. Geçen birkaç saat bu öngörüleri teyit eder nitelikteydi. Yürümeye ve (önceki acı tecrübelerden sonra gönül rahatlığıyla söyleyemiyor olsam da) ‘bahar’ havasına doyamamış olacağım ki dönüşte de tabanvaydan vazgeçemedim. Üstelik yolda birkaç fotoğraf bilem çektim (çekmekle kalmadım, flikıra da yükledim hatta). Yarım saatlik bir yürüyüşün ardından eve geldiğimde ilk fark ettiğim şey ne kadar acıkmış olduğumdu. Gereğini yaptım ve odama çekildim. İşte o anlardadır ki yazmak düştü aklıma. Aslına bakarsanız yazmak konusunda beni harekete geçiren, yukarıda yazdığım yaşantılardan ziyade bir iki gün evvel aklıma düşen betimleyici bir mini oda anlatısı procesiydi. Bir anlamda bu yazının devamı olacaksa da, konsept olarak ayrı bir postu hak ettiğini düşündüğüm ve odamdan enstantanelerden meydana gelmesini tasarladığım bu anlatı için buyurun ‘odantik enstantaneler’e…

9 May 2010

Yumurtayı Vurmasınlar

Bir önceki yazının psikolojik teması olan 'bahar' küllen yalanmış: Geçtiğimiz hafta adeta güneşli bir balkondan perdeleri kapalı bir odaya yaptığım geçişin ardından bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Balkonun adı İzmir, odanınki malum… Üstelik güneşin bir kısmı sevdiğim insanlarken, (amster)odamın loşu pek kimsesiz bu aralar.

Üstüne bir de yalnızlık olunca biraz, ‘yazma da içinde yat’tı. Öyle yaptım. Şimdi belli belirsiz doğruluyorum kalkarmış gibi, odada bir pencere açma çabası diyelim.

Aslında çoğu zaman olduğu gibi yine yazamama sebepleri yazılacakları oluşturuyor. Başka deyişlerden biriyle, durmadan yazabilecek olsam yazacak bir şeyim olmazdı. Hayır, yalnız olanlar değildir elbet kalemi besleyen, ama insan şart. Tıpkı âmâ insanların şart olduğu gibi...

Demek ki neymiş, yazmaya sebep de olabiliyormuş insancıklar, yazmamaya bahane de…

Asaf’tı sanırım, şöyle bir şiiri vardı:

Bir şey olmasaydı yazmak olmayacaktı,
Başka bir şey olmasaydı silmek olmayacaktı.

(Kalem ve silgi değil tabii burada mevzu bahis, oysa, itiraf edeyim, bir okuyuşumda öyle düşünmek hoşuma gitmişti yıllar evvel.)

Bir de, benim daha sevdiğim Handke türeviyle,

Bir şey imkânsız hâle geliyor,
Başka bir şeyse mümkün.

[Eli saçmaların sonu]

* * *

Önce oyun toplaşamaması oldu galiba (ondan önce söz vardı aslında, zaten verilmiş sözler olduğu içindir ki bu eksiklik bir yazamayasıma maya oldu); sonra Nijmegen ziyareti; hemen arkasından Erk ve Peçel’le Amsterdam buluşması; akabinde İzmir günleri; müteakiben dönüş sancısı, kupa acısı, yumurta ekşisi…

Ve işte nihayetinde yazacak derman - ite kaka.

Nisanın en ortasındaki Cuma günü iş çıkışı, buradaki ilk hür iradeli şehir dışı seyahatim için trene atlayıp Nijmegen’a, Haydar’ı ziyarete gittim. Muhtemel anahtar sözcükler: güzel hava, küçük yeşil şehir merkezi, öğrenciler, tavlalı coffeeshop. Mesela böyle bir şeyler. Pazar günü 1,5 saatlik dönüş yolunu, üç tren değiştirerek ve yaklaşık 4 saatte gelebildiysem de, insani melekelerimi bilemesi ve kafa tazeleyici olması bakımından güzel bir hafta sonu olmuştu.

Hemen o haftanın perşembesinde, Polonyalı iş arkadaşımız Justyna’nın iş değişikliği sebebiyle aramızdan ayrılmasına istinaden ofisçenek bir akşam yemeğine gidildi. Bazaar adındaki eski bie kiliseden bozma mekân, gerek dekor, gerekse yemek ve müzik olarak oryantalizmin doruklarında dolaşmaktaydı. Mesela çalan müzikler, ortamda ancak bir dansöz varken anlamlı olabilecek nitelikteydi ve ben o akşam adana kebap yedim. Gecenin hemen başında henüz tek yudum almadığım bir bardak birayı ‘patronumuz’ Jacob’un üzerine devirivermem hatırlamaya değer eğlenceliklerden biriydi. Derken bu güzel akşam on sularında sonlandı.

Ancak gece benim için bitmiyordu. Zira hafta sonu geleceklerini bildiğim Erk ve Peçel kafilelerinden ilki, gün içinde öğrendiğime göre o akşam şehrimize teşrif ediyorlardı. Lisanstan pek sevdiği bir arkadaşım olan ve yıllardır görmediğim Erk’i görmek için bir sonraki günü beklemek olmazdı. Bazaar’dan çıkar çıkmaz onlarla (gidene kadar –lar’ın kim olduğunu bile bilmiyordum) buluşup (-lar, kardeşi ve sevgilisiymiş [kardeşinin sevgilisi değil]) birkaç saatlik hızlı bir özlem giderme ve yeme içme görüşmesiyle gece sonlandı.

Cuma akşamı daha etraflı bir görüşme oldu. İkimizin de sandığından daha uzun süredir görüşmemiş olduğumuzu idrak ettikten sonra, bu sürede bihaber kaldığımız ayrıntılarından bahsettik hayatlarımızın. Mesela görüşmediğimiz yıllar içerisinde İsviçre’de maymunların beyinlerine elektrot bağlayıp analizler yapan, kodlar yazan bir nöro-teknoloji öğrencisiyken şimdilerde algoritmik finans yaklaşımlarına merak sarmış müstakbel bir iş insanı oluşunun hikâyesini ne tepki vereceğimi bilemeyerek dinledim. Hatta bir süre anlam veremediysem de, daha sonra sıkıcı detaycı ve nasıl yanici sorularımla anladım hepsini…

Cumartesi günü Peçel ve ‘kız arkadaşı’nın Dublin’den gelip meclisimize katılmalarıyla, keyfimiz iyice arttı. Hoşbeş, kahve bira, şehir gezintisi ile geçen günün akşamında (tıpkı bir önceki akşam olduğu gibi) hepberaber bir coffeeshop’ın yolunu tuttuk. Ancak Peçel’in kısa sürede bünyevi çöküş yaşaması, Erk’in burun kanamasından mustaribiyeti, bana doğal olarak ‘siz de yaşlanmışsınız be’ dedirtti. İşte tam bu noktada güzel bir non-lineer yaşlanma hipotezi ortaya attım. Dedim ki, (5-10 yıl öncesini kastederek) tabii siz o zaman gençtiniz, teenager’dınız, şimdi yaş geldi otuza, yaşlandınız. Oysa ben, o zaman da yaşlıydım, o yüzden arada geçen sürede daha fazla yaşlanmadım. Bu mevzu üzerine konuşunca vardığımız sonuç, benim 15-16 yaş civarında 10 yıllık ani bir yaşlanmaya maruz kaldığım oldu. Üzerine biraz düşününce inanmadık, güldük. Ama içten içe düşündüm, acaba şakalardaki asgari ciddiyet payı ne kadardı?

Sonraki haftanın ortasına geldiğimizde, yeni bir heyecan ufukta belirdi: 5 günlük memleket ziyareti. Perşembeden pazartesiye annem, Özge, Pelin, Saygın; yemekler, deniz, güneş, Efes Pilsen, Yeni Rakı, vapur, nargile derken, güzelim İzmir günleri, şehri ve insanları ne kadar özlediğimi fark etmemle ve bir o kadar da çabucak geçti.

Dönüşümde beni karşılayan ıslak, soğuk ve ıssızca Amsterdam gecesi, kendimi sudan çıkmış balık gibi hissetmeme neden oldu. Rakı şişesinden çıkmış balık mı demeli yoksa? Tabii o anda bu hissin günlere yayılacağını bilemezdim. Yayıldı. Salı işe gittiğimde, normalde bir ayda gelen sayıda işin ve e-mailin üç iş gününde gelen kutuma akın etmiş olduğunu görmek, balıklığın öyle kolay geçmeyeceğinin de işaretiydi aslında –

Balığım, balıksın, balık.
Balıktım, balığım, balıkacağım.

Neyse ki Çarşamba buradaki sayılı resmi tatil günlerinden biriydi ve büyük bir şans eseri, Trabzonspor’la gündüz vakti abuk bir saatte oynayacağımız kupa final maçını izleyebilecektim. Tabii ne oldu, yine bize hüsran, bize yine hasret oldu, yine bize kupasız günler düştü. Nanemolla halet-i ruhiyem, bir darbe de oradan yedi. Bana ve Alex’in canım golüne yazık oldu. Kös kös köstepe oldum, akşama kadar evde oturdum. Neden sonra aklıma film izlemek geldi. Aa, mesela bir türlü izleyemediğim şu Kaplanoğlu üçlemesi var, dedim. Aradım buldum, Yumurta’yı izledim. İzlemez olaydım - demek konusunda tereddüt ediyorum. Filmi beğendim mi, bilmiyorum. Ama etkilendim, orası kesin. Gün ve hafta boyunca yüzüme yerleşen o asık surat ifadesi fizyolojik tepkilerimi katılaştırmamış olsaydı ağlayabilirdim hatta. Olmadı. Filmden sonra bir süre içimden istemsiz sayıklamakla yetindim: Yumurtayı vurmasınlar!

3 Nis 2010

Eklektik Yağmur Lacivertleri

Yağmur.

Bırakılıp açıp kalmış, yok yok, tutulup bir güzel açılmış kocaman salon penceresinden görünen caddenin ıslak ama dingin hareketliliği. Otomobil sesleri bile ıslak, böyle daha masum sanki. Bisikletler desen, zaten öyle.

Bir Cumartesi öğleden sonrası…
Yine yazmaya başlamayı güçleştirecek kadar uzunca bir yazmamışlık faslı.

Yazmur.

...

Geçen seferden bu yana bahar bir uğradı, baktı daha vakit var, tekrar geleceğim deyip yerini bir başka bahara bırakıp gitti. Günler uzadı iyiden iyiye. Mesela iş çıkışı hemen eve gelindiği akşamlar, yemekhazırlayıpyiyipkoltuğaoturduğunda bakıyorsun hâlâ aydınlık. ‘Gün’ü ‘gündüz’e dahleden dilin getirdiği bir şartlanma mıdır, yoksa çocukluk/gençlik yıllarından kalma bitimsiz yaz günleri hissiyatından mı bilinmez; daha çok gün, daha çok zaman yanılsaması hoş. Fakat havanın azıcık güzeliyle bile mahvolmaya hazır benler için, mahvoluş startı illa ki gece verilir. Sokağa adımını attığında içe dolan yumuşacık, tazecik, lacivert bahar/yaz gecesini içine çektiğinde.. (Bonus – yasemin kokusu)

Demem o ki, hâlâ deplasman sayılabilecek koşullarda nispeten az hasta oluyorum ama tamamen uzaklaşmak pek mümkün olmuyor çoğu zaman. Havaydı, beslenmeydi, bundan altı ay önce deney amaçlı yapmaya kalksam muhtemelen bedenimi iflas ettirecek sıklıkta duş almalardı derken, normal bence.

Ne oldu ne bitti diye düşünüyorum da.. Ha evet, düşmeye değer ilk not, birkaç hafta evvel buradaki ilk sportif faaliyetime imza attım. Biraz minörminnacık da olsa spordu: Nicedir Aylin’den duymakta olduğum fakat katılmanın bir türlü kısmet olmadığı pinpon gecelerinden birine iştirak ettim. Overtoom’daki kocaman binalı bir squatta her Salı gecesi düzenlenen bu etkinlik, çeşit çeşit insanın giriş katına yerleştirilmiş üç tenis masası etrafında toplaşıp sırayla ve döne döne pinponlamalarına dayalı. Beklediğimden daha kalabalık ve sosyalleşmeci olmasına karşın, toplaşma amacının her daim hakkının verildiği bir atmosfer vardı. Muhtelif insan karakterleri, tiplemeleri vardı, e bira da ucuzdu. Sevdim. İkinci gidiş ne zaman olacak bakalım.

Sonracığıma, iki hafta evvel Aylin’lerin bölümünün (ASCA) düzenlediği bir haftalık bir konferans etkinliği kapsamında bir akşam kısa film gösterimine iştirak ettim. Daha önce izlediğim Aylin-Emrah filmi Tabu’yu iki yıl aradan sonra bir kez daha izlemek çok keyifliydi. İnternet’te var mı bilmiyorum ama herkes izlesin. Bilmeyenler için özetleyeyim, kameramız özel olarak hazırlanmış tabu kartlarıyla sokaklarda dolaşıp insanlara Tabu oynatır. Kartları özel yapan ise gerçekten de memleketimizin güzide tabu meselelerine odaklanmasıdır (din, ordu, cinsellik, azınlık meseleleri vb).

Yalnız o akşam ortamın sosyal karakterinden hiç hoşlanmadım. Belki de o gün asosyal tarafımdan kalkmıştım. Gösterimin başlamasına kadar geçen yaklaşık bir saatlik süreyi, sosyalleşmek yerine, herkes orada burada (kademik yahut akademik) muhabbetlere tutuşmuşken, ben masada tek başıma oturup duvara bakarak ve arkamdan sosyallenerek geçirdim.

Hoop, bir hafta daha zıplıyoruz. Geçen hafta bu saatlerde yine sakin sakin kahvaltımı yaparken birden telefonum çaldı. Aylin’di arayan ama ses onun değildi, bir anlık şaşalamanın ardından olay aydınlandı: Beril gelmişti. Aa, ne hoş sürpriz. Öğleden sonra dışarıda birlikte bir kahve içildi. Akşamına da yine aynı sosyallenme squatında bir ‘queer’ parti söz konusuydu. Hadi bakalımdı, gidildi. Hatta gerek Aylin gerek Beril günlük hayatlarında virajları hep dışarıdan dışarıdan alan insanlar oldukları için, onların geldiği 11 küsurlarda ben çoktan mekana varmış, içkimi almış, hatta inanmayacaksınız ama, daha önce tanışmış olduğum bir iki insanla (Bob ve Jana gibi) hoş beş etmeye bile başlamıştım. Gece ilerledikçe kalabalık ve queerlık derecesi arttı, pek de matah olmayan sahne performansları ve beş para etmez müziklerle birlikte insanlar coştu, ortamdaki oksijen giderek azaldı.. Bu sebepten gecenin çoğunu parti sathından çok binanın girişinde, mümkünse beraberimdeki insanlardan en az biriyle birlikte dikilerek ve sigara içerek geçirdim. Aylin zaman zaman boş bakıyordu.

Müteakip pazar günü keyifli bir telaş alayıydı. Cumartesi gecesinin bitimiyle günün ilk ışıkları arasında ramak mesafesi kalmış olmasından mütevellit, uyandığımda saat öğleni çoktan geçmiş, kahvaltı merasimini tamamladığımda Fener-Gassaray maçı öncesi duş alacak vaktim ancak kalmıştı. Derken maç oldu, sonuç malum. İçimde fiks menü huzuru, yüzümde bir tebessümle koşarak oyun başına koştum. Bu kez A, B ve ben olarak katıldık, güzel bitti. Mutlu mesut gittik yattık. Ancaaak, bu kadar telaşla pazarmanın bir bedeli olacaktı elbette. Pazartesi sabahı, yatış saatime göre oldukça erken kalkıp makul bir saatte, hatta dokuzdan evvel ofiste olacak şekilde evden çıktım. Ne var ki tramvayın tabelasında gördüğüm saat kazın ayağının öyle olmadığını, tabii ki de Pazar boyunca telefonumun saatini ileri almayı unutmuş olduğumu işaret ediyordu. Velhasıl, saat ona doğru ofise vardığımda, sağ elimle insanlara günaydın selamı verirken sol elimle yüzümü kapatıyordum. Durumu anlatıp bir hafta boyunca bununla ilgili dalga geçme hakları olduğunu söyledim ve masama yöneldim. Bir süre gülüp geçtiler neyse ki, fakat Meike’nin empatisi takdire şayandı. Darrell yalancıktan geç kalınmasından rahatsız olmuş âmir bakışları fırlatırken suratıma, Meike gülerek şöyle dedi: “Yapma Darrell, Eray kendi küçük dünyasında 15 dk erken geldi.” “Tabii ya,” dedim. “Erken geldim ben.”

Son bir haftadan iki ilginç anekdot:
1. Bir sigara arasında sevimli-huysuz-gay Darrell, bize yolda kendisinden yardım isteyen turistlere yaptığı muamelerden bahsetti. Fotoğraf çektirmek isteyen grupların boyunlarından aşağısını çektiğini, “Saatiniz var mı acaba” diye soranlara “Evet, var” deyip yürümeye devam ettiğini anlattı. Ama en komiği, burada en çok ziyaret edilen müzelerden biri olan Anna Frank’ın Evi’ni arayanlara verdiği cevaptı:
– Affedersiniz, Anne Frank’ın Evi’nin nerede olduğunu biliyor musunuz?
– Biliyorum, ama şu an kendisi evde yok.

2. Şirketin her ay sonu gerçekleştirilen beleş içki gecelerinin sonuncusunda, ofisin ağır abileri/ablaları aynı saatlerdeki daha kerli ferlilerin katıldığı içmeceye gidince, ‘halk içmecesi’ne dört kişi katıldık -- Kadim Borrel ve parti arkadaşım ‘ginger’ Mike, benden sonra çalışmaya başlayan ‘Frenchie’ Severine, çiçeği burnunda, 14-yaş görünümlü Portekizli çalışma arkadaşımız Sofia ve ben. Neyse lafı uzatmayayım, bir ara muhabbet kendi dillerimizdeki küfürlerden açıldı, ben de birkaçını söyledim. Sofia ‘ororspu çocuğu’nu çok beğendi. Sonra geçen gün o kelimeyi unuttuğunu söyleyince küçük boy post-it’e yazıp verdim. Bunu yaparken çok acayip hissettim, post-it’e ‘orospu çocuğu’ yazıp birine vermek garipti. “Sofia, al bakalım” “Aa, çok teşekkürler.” Sonra dün bir de baktım, bu safiye insan cep telefonunun arkasına yapıştırmış, öyle gezdiriyor bizim ‘orospu çocuğu’nu. “En azından unutmayacağım artık,” deyince. “Hayatta hatırlamaya değer başka şeyler var” demekten kendimi alamadım. Güldüm.

Madem hatırlamak dedim, Beril’in buradaki son gecesi olan Pazartesi akşamı yine bir Gollem buluşmasında (Flickr’de birkaç foto var) kendisine konuyla ilgili sarf ettiğim ve şimdi aklıma gelmişken unutmadan yazmak istediğim genişletilmiş Nietzsche cümlesi ile kapatayım:

“İnsan hayatta ancak unutarak mutlu olabilir, bunu asla unutma”


Ha bir de, dün Paskalya’yadı, Jacob, bana kalırsa şirkette esen aptalca Paskalya kutlama havasına, gülücüklü maillere, gevşekliğe ve birtakım yönetici kadroların tatil yapmasına sinirlenerek, “Millet, bugün Cuma, hava da güzel [yalan], isteyen saat 2-3 gibi gitsin,” dedi. İtaatsizlik etmedik tabii. Ayrıca ofisten çıkarayak öğrendim ki Pazartesi de tatilmiş, oh! (Yalnız tamamı nisan-mayıs içinde topu topu 4-5 gün tatil var burada, başka da yok yılbaşına kadar, onun için bayramlarımızın kıymetini bilelim).

Günüm ve hafta sonum nasıl devam edecek hiiç bilmiyorum, Filmmuseum’da Clouzot filmleri var bu ay, başka güzel şeyler de.. Belki öyle bir şey yaparım, güzel bir yağmurlu gün eğlencesi olarak. Bir sonraki yazıda bahsedeyim filmlerden. Unutturmayın.

Bu sefer gerçekten son olarak..
Hepinizi, bu satırları tuşa aldığım salonda seviyor, gözlerinizden öpüyorum.
- Kaan Sezyum’a başsağlığı dileklerimle -

13 Mar 2010

Otostopçunun Hayaksi Rehberi *

"pekâlâ, yani idealizme evet, saf araştırmanın saygınlığına evet, bütün biçimleriyle gerçeği aramaya evet, ama korkarım ki bir an gelir ve hakikaten bir gerçek varsa bile bunun Evrenin çokboyutlu sonsuzluğunun tamamının neredeyse kesinlikle bir grup manyak tarafından yönetildiği olduğundan şüphelenmeye başlarsın"

tramvay geçti, dışarıyı düşündüm.
şaşırdım yine, dümdüz edilmiş, üstüne yollar, onların da üstüne raylar yapılmış yeryüzüne. ve üstünde giden tramvay diye garip şekilli alete, onu süren vatmana..
çok garip değil mi?

sonra kitapla alakası var mı acaba dedim, zira kendi çlöülerime göre uzunca bir süredir her şeyin normal gelmesine şaşırmıyor oluşumuza şaşırmayı unuttuğumu fark ettim.

bilgisayarda çalan bilmediğim müziğin ne olduğuna baktım. brown bird'den severed soul.. hmm..

başım kaşındı. gerçekten. kaşındım. duş almam lazım.

ve yatakta yarı doğrulmuş vaziyette, tek elimle (sol), unutmayayım diye, ya da bir sebepten yazma ihtiyacı hissettiğimden işte, bir adsız - not defteri penceresi açıp bunları yazdım.

şimdi yerimden kalkıp odanın ikisi de açık olan pencerelerinden birini kapatacağım. hava pek soğuk bugün burada.**

sonra da kitabı bitireceğim - hala tek elle ve 4 parmakla yazmakta olmamın müsebbibi,
baş parmağımın ayraç olarak içine kıvrıldığı, sağ elimde tuttuğum rehberi.

kullanmadığım parmak serçe.









*Bu yazının sebebi, birkaç gün önce yaşamış olduğum ve takriben 5 saniye sürmüş bir ânı, nedense paylaşma ihtiyacı hissetmiş olmamdır. Yazın kuramında an-yazımı (momentogram) olarak geçmeyen bu kısa yazı türü, çoğunlukla aman aman özel ya da önemli olmayan ya da en azından öyle değilmiş gibi görünen unsurların rastgele bir araya gelerek oluşturduğu kısacık zaman dilimlerini anlatılarlar.

**Harekete geçmekte geç kalmış olmalıyım ki iki gündür foşur foşur hastayım, pff!!

7 Mar 2010

(Bulamadım)

Bu kez iki yazı arasında Ay’ın etrafımızda bir turu tamamlamasına izin vermemek kararlılığındayım. Aslında daha erken de yazardım da, bakmayın işte. Önce Pelin, sonra pelinsizlik; azıcık normalleşmeci kanıksamacılık ve bir miktar da okuyucu yorumsuzluğu, araya giren zamanı el birliğiyle çekiştirip orasından burasından, bayağı sündürdüler yine. Ama olsun, pişman değilim.

Buraya düşürdüğüm seyir defteri sayfası sonrasında her şey müteakip Perşembe akşamı ofistaşlarım ile tertiplediğimiz yeme-içme faslına Pelin’in de dâhil olması ile başladı. Yaklaşık 5-6 kişi vardı bizim ofisten, hatta bunların yaklaşık 1,5’u akşam Pelin’in de geldiğini duyup sırf meraktan uğramıştı (bu fiilde tekil ya da çoğul kullanmak konusunda hayli kararsız kaldım. Fakat söz konusu yan cümleyi yazarken zihnimde ağırlıklı olarak Darrell’ın adının ve suretinin bulunmasına istinaden tekilde karar kıldım). Neyse efendim, içkiydi, yemekti, sohbetti derken bizim patron Jacob (B.Acar + W.Allen) bir süre Pelin’le koyu bir sohbete koyuldu. Anlaşılan onu da sevmişti (‘-da’yı gerektiren nesne benim). Bizim kalkmamıza yakın Pelin’in son üç günü olduğunu öğrenince bir babacanlık yapıp bana Cuma günü için kafa izni verdi. Mutlu ve hatta mahcup oldum. Fakat güzel oldu. İşte o Cuma günü kendimize hedef olarak Artis Hayvanat Bahçesi’ni seçtik. Son eklenen fotolarda gördüğünüz hayvancağızlar kendi bahçelerinde resimlendiler yani. Sonracığıma çıkışta Nagel’de birkaç bira içip Aylin’lerin yanına Gollem’e gidişi, Gollem’in 1 ey.em. gibi kapanmasıyla birlikte başka bir bara geçiş izledi. Elbette bu noktaya varana dek kaç tane içtiğimizi sayamadığımız biralar, günün yorgunluğu ile birleşerek bizi sallantılı bir nöro-fizyolojik yorfunluğa bürümüştü. Bu da yetmezmiş gibi son gittiğimiz yerde Aylin’in Adam adlı arkadaşının körkütük bir şekilde bizim kontak oyunumuza ‘sözüm ona’ dâhil oluşunun getirdiği ekstra çaba (çünkü sırf onun yüzünden oyunu İngilizce oynamak zorunda kalıyorduk), sallantının ‘nöro’ kısmında bir odaklanmaya yol açtı. Öyle ya da böyle, uzun sürmüş bir günün yine uzun sürmüş bir akşamının sonunda, saat 4 sularında, bu kez bizi eve doğru yine uzun süren bir yürüyüş bekliyordu. Tahmin edilebileceği üzeri nihayetinde dalınan uyku da alabildiğine uzun sürdü.

Hal böyle olunca cumartesiyi kendimize gelmekle geçirmekte bir beis görmedik. Pazar erkenden uyanıp havaalanına yollandık ve saat 8 gibi eve döndüğümde Pelin’in gitmiş olduğu gerçeği tüm çıplaklığıyla yatağımda yatıyordu. Sakince yanına uzandım – gerçekliğin. Uykumu alıp öğlen uyanışımdan itibaren ilk birkaç günü yoğun olmak üzere kendimi bir Pelin-sonrası sendromunun kucağında buldum. (Evet, yalnızlığımı unutmak için gerçeklikle yatıyor, sendromlarla oynaşıyordum).

Gerçekten de Pelin gelmeden evvel yalnızlık ve başka insanlarla neredeyse sıfırdan başlamaklarla karakterize edilen bu şehir ve bu ev bir kez Pelin’i gördükten sonra, onun gitmişliği sonrası Pelinsizlik sıfatıyla nitelenebilir hâle geldiler. Üstüne bir de sonraki ilk hafta sonu evin, (ama daha önemlisi beynimin, kulaklarımın ve burnumun) Steven’in birkaç Avustralyalı ve 3-5 İngiliz arkadaşının misafirliğinde bir “British Invasion”a maruz kalmasıyla iyiden iyiye keyfim kaçtı, hayata küskünlüğüm pekişti.

Geçtiğimiz hafta ise işin iş ayağında minik bir ilk yaşadım. Salı günü Jacob’lan birlikte buradaki ilk iş seyahatimi gerçekleştirdim. Trenle yarım saat mesafedeki Amersfoort kasabasında bulunan bir alt-şirketteki insanlarla yapılan bu toplantıda, trende hazırladığımız 2 slaytlık bir sunumu doğaçlama bir şekilde yaklaşık bir saat boyunca gerçekleştirerek deplasman sunumları alanında da bir ilk yaşamış oldum. Fakat esas önemli olan oradan ayrılıp Amsterdam’a dönmek için istasyona giderken (Jacob acelesi olduğu için benden 1 saat kadar önce ayrılmıştı), orada çalışan ve asansörde tanıştığım bir çocukla istasyon yolu boyunca yaptığımız sohbetti. Bu sohbet önemliydi çünkü son saatlerini yaşadığımız bu hafta sonunda moralman kendime gelmiş olmamla sonuçlanan nekahet sürecinin ilk nüveleri bu konuşmayla birlikte ortaya çıktı zannımca. Çocukla, ne yapıyorsun, necisin diye kısaca soruştuktan sonra sıra nereli olduğumuzu öğrenmeye geldi. Önce ben söyledim, sonra da o. Brezilyalıymış. Sonra hemen n’oldu? Tabii ki futbol konuşmaya başladık. “Belki Alex’i tanıyorsundur” dedi. “Tanımak ne kelime,” dedim. “Biraz taparım kendisine.” Sonra işte Galatasaray’dı, Fener’di lafladık. Israrla “ferenbiah” dediği şeyin, birkaçıncı telaffuzundan sonra Fenerbahçe olduğunu anlayıp gülümsedim. Ama esas komik olan, “doğrusu Fenerbahçe” dediğimde bana verdiği cevaptı. “Biz ona Ferenbiah diyoruz.” İyi bok yiyorsunuz, aferin. Sanki Anadolu’nun bir köyünde kendi şivesini savunuyor bana. Sevimliydi tabii. İstasyona varıp tam trenlere doğru yol alırken, dünya kupasındaki şansımızı sordu. Fakat finallerde olmadığımızı öğrenince hayli şaşırdı. O şaşkınlıkla tanıştığımıza memnun oluşarak ayrıldık.

[Üç gün bir cümleyle geçiştirilir]

Cuma günü büyük gündü. Aslında potansiyel büyük gündü. Çünkü bazılarınızın malumu olduğu üzere uzaktan uzağa hep beraber oyun oynanabilirlik ihtimali tatbiki olarak test edilecekti. Edildi, başarılı oldu, güzel oldu. Mutlu olduk, şen olduk. Buradan dört ülke, altı şehirden ama illa ki kalpten katılım gösteren tüm oyuncu arkadaşlarıma ve sağladığı teknik altyapı ile desteğini esirgemeyen Skype çalışanlarına tekrar tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

Cumartesi oyundan kalma bir şekilde uyandığımızda (cümleyi çoğul yapan; oyundan kalan ve biraz hasta bir Aylin vardı evde) bizi pencerelerden içeri içeri uzanan bir güneş selamladı. “Aa, yaz gibi, İzmir gibi” dedirtti hatta. Sonrasında akşam oldu, Aylin’in gün içinde önerdiği akşamki doğum günü partisine ben de katılmaya karar vermiştim ki plan son anda iptal oldu. Sağlık olsundu. Ben de gidip sığınacağım bütün adaları birer birer batırmak yerine, yeni bir yarım ada bulmak üzere kendimi dışarı attım. Hedefimde, adını şu ana kadar defaten duyduğunuz biracı Gollem’in, evimin yakınında olduğunu çok sonra öğrendiğim, yerini ise tramvayla yanından geçerken bakışlarımla tespit ettiğim şubesi vardı. Gittim, birkaç La Trappe yuvarladım. Beğendim de mekanı, repertuara kattım. Fakat gördüm ki dışarısı ne yazdı, ne bahar. Geldim. Yattım. Kalktım.

Bugün yine günlük güneşlik dışarısı, içeriden bakıldıkta. Ama bu sefer tuzağa düşmek yok. En azından mevsim itibarıyla şunu ayırtsadım ki güneşli günlerde evde kalmanın güzelliği dışarıda yaz olduğunu sanmaya devam edebilmek. Elbette güzel bir yaz gününde evde kalma rahatsızlanmasına kapılmadan. Öyle bir huzursuzluk ufukta belirdiği anda bunun bir yanılsama olduğunu hatırlayarak… Ya da yanılsamadan ibaret olduğunu sandığını bilerek…

Zaten davulun sesi uzaktan…
C’est la vie.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...