“Bana yabancı gelen yerler ve şeyler gözlerimi alıyor,” diyorum.“Görmek istemediğin için,” diyor.(Faruk Ulay, Bırakmak)
Kolay, Zor… Müzik?
Peki bu tesadüfler ötesinde müzik mevcut tartışmada nereye oturtulabilir? Müziğin kolay-zor ile ilgisi ne? Öncelikle birkaç şerh düşeyim. Bir müzik kuramcısı ya da uzmanı edasıyla ahkam kesmek haddime değil. Alelade bir müzikseverim olsa olsa. Üstelik müzik, fazlaca teorize edilmesini ve üzerine uzun uzun kelam edilmesini kendisine pek yakıştıramadığım, hanidiyse zorlama bulduğum bir estetik alan. Öyleyse bu satırları yazmak neden? Bu yazıdaki tartışma aslen müzik üzerine bir tartışma değil. Kolay-zor düşünümünde müzikal bir uğrak. Haliyle müziğe dair söyleyeceklerim kapsayıcı olma iddiası taşımıyor. Sizin de bu yazıyı okurken kolay-zor arkaplanını akılda tutmanızı ve bu minvalde bir katkı çabası olarak görmenizi isterim. Gayem, müzik üzerinden kolay-zor önermelerimi somutlayıp örneklendirme, bu bambaşka fakat çoğumuzun ziyadesiyle aşina olduğu estetik deneyimden istifade meramımı açımlayıp belki bir de müzik cinsinden ifade etmek.
Geleneksel-yenilikçi, uzlaşımsal-ilerici, popüler-yüksek ikilikleri üzerinden yapılan ayrımlar ve bu ayrımların sorunsallaştırılması, sanat kuramında kolay kolay sonu gelmeyecek tartışma hatlarından biri. Ancak farklı görüşlerin büyük ölçüde hemfikir olduğu bir genel ilke, sanat eserinin az çok temel kural ve kanonlara dayanması, hiç olmazsa bunlara referansla bir yenilik ortaya koyması gerekliliği. Dolayısıyla tamamen keyfi bir yaratım süreci yerine sanatsal bir üretimden söz edebilmek için ortaya konan eserin belli belirsiz de olsa verili geleneksel tekniklere ve formel çerçevelere tabi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu açıdan bakılınca müzik, belki soyutlama düzeyi bakımından gerçeğe tekabüliyeti epey (belki de en) dolayımlı bir sanat formu olması nedeniyle – ve buna rağmen – alışkanlık ve konvansiyonların en hakim olduğu estetik alanlardan.
En Az Eylem terimleri ile söylersek, konvansiyonel müzik, normalleştirilmiş ve adeta doğal addedilen en az çabanın ve kolayın bir tezahürü. Kulağa hoş gelmeli, ritmine kolayca kapılabilmeli, varsa sözleri bize aşina şeyler söylemeli. Yukarıda söylediğimi tekrar etmek pahasına, nasıl ki “en az eylem yasası” kabaca özgül bir fizik/mekanik kuramına dair bir tartışma, beri yandan kolay-zor sorgulamasına düşünsel zemin teşkil eden bir metafordu; bu yazıdaki görüşler de müzik tartışması olmaktan ziyade tartışmaya katkıda bulunmasını umduğum bir vasıta. Önceki yazılarda öneregeldiğim, küçük ve imal edilmiş kolayın, daha kapsamlı bir çeşitlilik, zenginlik ve rahatlıktan bizi nasıl mahrum bıraktığının estetik düzlemde bir yansıması.
Müziğin ağırlıklı olarak konvansiyonlar (bilhassa dinleyici bakımından basit, kolay, alışıldık kalıplar) üzerinden işlemesinin yanı sıra, çizmeye çalıştığım tarihsel kolay-zor şeması ile bir paralelliği var: bilhassa yirminci yüzyıldan itibaren müzik endüstrisinin müzik üretim ve dağıtımındaki rolünün giderek artması. Hatta müziği tanımlayıcı ve belirleyici bir ağırlık kazanması. Müziğin doğasına içkin kabul edebileceğimiz temel ve basit müzikal yapıların sözüm ona yenilenerek yinelenmelerinin pratikte müziğin sınırlarını daralatarak belirler hale gelmesinden bahsediyorum. Mesela günümüzde müzik dağıtım ve erişim mecralarının yapısı, bir yandan envai çeşit müziğe erişim “özgürlüğü” getirirken, belli başlı müzikleri geçer akçe haline getiren kâr öncelikli sayısallaştırılma (takipçi, dinlenme sayıları, vb.) mekanizmaları ile “kolay” müziğin hakimiyetini adeta mutlaklaştırıyor. Bir adım geriden bakılınca, önceki yazıda değindiğim, gerçekliğin basitleştirilmesinin yarattığı ahlaki değer erozyonuna benzer bir estetik fakirleşmeden söz edilebilir. Bir kez daha yinelemekten kendimi alamıyorum, burada mevzu – normlaş(tırıl)an davranış kalıplarımızda, gerçeklikle ilişkimizde, ya da örneğin müzikte – kolay olanı kendi içinde değersiz gösterip kötülemek değil. Salt kolaya ve mükerrer alışkanlık kalıplarına hapsolmuş bir (etik, politik, estetik) evrenin kısıtlılığına dikkat çekmek.
Dile Kolay, Kulağa Zor
Geçen sene verdiği bir söyleşide besteci-müzisyen Steven Wilson müzikal olasıkların peşinden yılmadan gitme çabasına dair önemli şeyler söylüyor. Şöyle diyor mesela: “Dinleyicilerin ilgisini kulaklarına aşina gelmeyen bir şeye çekmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bunun nedeni müziğe erişimin kolaylığı. Ve müzik üretimindeki artış… Spotify’a her gün 180.000 şarkı ekleniyor.” Erişim kolaylığı ve basit ve/ya aşina müziklerin bu devasa üretim hacmindeki ezici hakimiyeti konusunda Wilson muhtemelen haklı. Yalnız bir ek yapmak gerekiyor. Erişim kolaylığı ve üretim hacmi bu tespiti açıklamakta tek başına yeterli değil. Günde yüz binlerce şarkıyı çevrimiçi yayın platformlarına ekleyen müzik üreticisi ve dağıtıcısının yine bu platformların işleyiş mantığı tarafından nasıl güdülendiklerini de yabana atmamalı. Söz gelimi sayısal metriklere indirgenen ‘başarı’ kriterleri ile güdülenen bir müzik üreticisinin, takipçi, dinleyici, çalınma sayılarından azade bir müzikal üretim faaliyetine girişmesi ne kadar olası? Dolayısıyla mevcut müzik endüstrisinin sadece müzik tüketimini değil, belki daha önemlisi üretimini şekillendiren karakterinin, müzikteki tekdüzeleşme ve çoraklaşmadaki rolü göz ardı edilemez. Bu koşullarda dinleyici için mebzul miktar ve türde müziğe erişim mümkün kılınıyor, doğru. Öte yandan “piyasanın görünmez eli” armut toplamıyor. Pek çok müzisyenin muhtelif müzikal olasılıkları arayıp peşinden gidebileceği meşakkatli yollar “başarı” uğruna daha baştan görünmezleşip haritadan siliniyor. Uzlaşımlara dayalı bilindik ve bu bakımdan kolay ve kestirme izlenimi veren yolları seçmek teşvik edilerek konvansiyonel olan adeta ana- ve tek yollaşıyor. Dünya daraltıcı bir kolaylaştırma şeması. Tek boyutlu kolaycılığın tipik bir örneği.[2]
(Bu koşulların yarattığı pozitif imkanlara ağırlık veren, örneğin müzik üretim ve paylaşımının demokratikleşmesi, herkesin müzisyen olma fırsatına kavuşması gibi olumlayıcı etkilerini esas alan görüşler kuşkusuz haklılık payı taşıyorlar. Bu olumlayıcı pozisyona hemen eklemlenebilecek müteakip argümanlardan biri elbette “bunun o kadar da kötü bir şey olmadığı, serbest piyasa koşullarında mevzunun doğal bir şekilde dengesini bulacağı”. Televizyonun altın çağlarında ‘kalitesiz’ içerik ve ‘düşük’ kültür üzerinden yürütülen beylik tartışmaları hatırlayalım. “Ne yapalım kardeşim, halk bunları izlemek istiyor” minvalinde kestirip atmak yaygın bir tavırdı. Liberal piyasanın kutsal serbestliği sayesinde iyi ile kötünün, kaliteli ile kalitesizin birbirinden kendiliğinden ayrışıp arz-talep dengesinin kurulacağı martavalı da aynı görüşün bir diğer veçhesini oluşturuyor. Fakat resmin bütününe bakınca bu yaklaşım fazlaca naif kalıyorlar kanımca. Müzik üretim ve tüketiminin, kültür tekno-endüstrisi tarafından dolayımlanmanın ötesinde belirlenmeye başladığı koşullarda bir serbestlikten söz edilebilecekse bu ancak endüstriye hakim olan aktörlerin serbestliği olabilir.)
Kolay müzik kötüdür gibi anlaşılmasın. Böyle düşünenler olabilir tabii. Tartışılır. Ben öyle düşünmüyorum. Belli tonlar, aşina ritim ve makamlar etrafında bestelenmiş, alımlanması görece kolay müzik sırf bu sebeplerle farazi bir estetik hiyerarşinin alt sıralarına tıkıştırılamaz. Böyle olsaydı bunun tam tersinin de doğru olması gerekirdi – yani daha karmaşık veya dinlemesi zor olan her müziğin otomatikman daha iyi, estetik değer bakımından daha yüksek olması... Ne akla ne kulağa yatkın geliyor.[3] (Yukarıda bahsettiğim sebeplerden bunun üzerinde fazla durmayacağım.)
Ne diyordum, burada derdim müzik içindeki uzlaşımlara dayalı kolaylık ve zorlukların, yazı dizisi boyunca tesis etmeye çalıştığım kuramsal-politik pozisyon için örnekleyici ve açıklayıcı tarafını ortaya koymak. Andrea Sangiacomo adlı genç bir felsefecinin imzasını taşıyan The Tragedy of the Self adlı kitabın bir bölümünden faydalanacağım. Kitap, benlik mefhumunu sorgulayan felsefi bir çalışma. Okumakta olduğunuz yazı bağlamında kolay-zor için bilhassa ilginç bulduğum bölümünün başlığı ise Beyond Tonality [Tonalitenin Ötesi]. Bu bölümde yazar, 20.yüzyılın önde gelen besteci ve müzik kuramcılarından Arnold Schönberg’in fikirleri üzerinden müzikal tonalite ile benliğin inşası arasında bir analoji kuruyor. Tıpkı müzikte tonalitenin sese birlik dayatan tarihsel bir uzlaşım ürünü olması gibi, ‘ben’in de dünyayı tecrübe edişimize içkin belirsizliklerle başa çıkabilmeye yarayan kurgulanmış bir merkez olduğunu iddia ediyor. Benlik kategorisine ilişkin tartışmalar bizim kapsama alanımızda değil. Buna karşın tonalite/atonalite tartışması kolay-zora dair ilginç çağrışımlarla yüklü.
Zor Müziğe Özgürlük: Schönberg’in Kuramı
Müzikal jargon ile mevzuyu takip edilemez kılmak istemesem de tonalite, müzikal aralık, vb. bazı terimleri kullanmadan meramımı aktarabileceğimi de zannetmiyorum. Bu terimleri anlayabildiğim kadarıyla basitçe özetleyip öyle devam edeyim. Müzikal aralık, kabaca, iki nota arasındaki ses uzaklığı demek. İşitilen notalar arasındaki uzaklık ve aralarındaki uyuma göre müzik farklı etkiler yaratıyor. Kulağa daha hoş gelen aralıklar uyumlu (konsonant), birbiriyle adeta çarpışan aralıklar ise uyumsuz (disonant) addediliyor. Bu müzikal uyumluluk “konsonans” olarak ifade edilirken, uyumsuzluk için “disonans” terimi kullanılıyor.
Tonalite en basit tabirle bir müzik parçasının belli bir ana nota etrafında dönmesi anlamına geliyor. Algıda bir çapa veya merkez hissi veren bu ana nota, bir müzikal yolculukta tanımlı bir liman hissi verdiği ölçüde müziğe bir birlik hissi verip onu daha kolay takip edilebilir kılıyor. Bildiğimiz müziklerin neredeyse tamamı bu kategoride. Atonalitede ise müzik tek bir ana nota veya ton etrafında örgütlü değil. Sesler arasında sabit bir merkez, dönüp dönüp gelinen bir güvenli liman yok. Bu da daha tekinsiz, zorlu bir müzikal yolculuk demek. Dile kolay, kulağa zor.
Bu arka-plan üzre Schönberg’in disonansın özgürleştirilmesi kuramı diyor ki, disonant ses ve akorlar geleneksel konsonans ilkelerine uymadıkları için hor görülüp tu kaka edilmesinler, şeker de yiyebilsinler. Çünkü bu kurama göre hoş sesler ile kulak tırmalayan (harsh) sesler arasındaki ayrım tamamen keyfi. Hatta bir adım ileri giderek şunu iddia ediyor: Uyumsuz (disonant) aralıklar arasında da aslında bir uyum (konsonans) vardır, tek farkı bunların uzak uyumlar olmasıdır. İnsan kulağı bunları işlemekte zorlanır fakat zamanla bunları anlamayı öğrenebilir. Disonanslara “çirkin” veya “bu de müzik mi yea” deyip geçmek, “güzel” veya “iyi” müziğin tekil ve lokal kolaylıkların ötesinde mevcut olamayacağı kabulünü doğurur ki, müzikal evreni yapay sınırlara mahkum eden bir kısıtlamadır bu. Ötesindeki güzelliklerden mahrum bırakır bizi. [4]
Sangiacomo’ya kulak verelim (vurgular bana ait):
Schönberg’in amacı tonaliteyi reddetmek değildir. Aksine, tonalitenin yerine getirdiği pragmatik ve estetik işlevde ısrar eder. Tonalite, müzikte birlik yaratmak ve müzikal düşünceye bir yapı kazandırmak için güçlü bir araç sağlar. Birlik ve tutarlılık, Schönberg’in “anlaşılabilirlik” idealini, yani dinleyicinin müzikal düşünceyi anlayabilmesinin mümkünatını ifade etme biçimleridir. Anlaşılabilirlik (ve dolayısıyla birlik ve tutarlılık) müziğin içkin bir özelliği değildir; bestecinin dili ile dinleyicinin anlayışı arasındaki uyum ve örtüşmeden doğar. Kulak bir müzikal düşünceyi anladığında, bu düşünce takdir edilir ve estetik açıdan olumlu nitelikleri açığa çıkar (kulağa “güzel” gelir). Tonalite, Batı klasik müziğinde birliği ve tutarlılığı aktarmak için kullanılan, dolayısıyla anlaşılabilirliği desteklemeye ve güzelliğe ulaşmaya hizmet eden kökleşmiş bir araçtır. Buna karşın disonans, ancak müzik kulağı tarafından anlaşılmadığı için (ve anlaşılmadığı müddetçe) sorunlu, hatta estetik açıdan itici görülebilir. Schönberg’e göre, sorun tonalitenin kendisi değildir. Sorun, tonaliteyi doğal ya da müziğe içkin bir şey olarak kavramaktır; bu yaklaşım yanıltıcı ve sınırlayıcıdır. Asıl soru, tonaliteye dayanan yapay araçlardan yararlanmadan, birlik ve biçim (anlaşılabilirlik) bakımından benzer, hatta daha iyi sonuçlara ulaşmanın mümkün olup olmadığıdır.
Burada iki canalıcı husus var. Bir, tonalitenin doğal veya müziğe içkin bir şey olduğu yollu kabulün “yanıltıcı ve sınırlayıcı” oluşu. İki, bu kabülün aşılabilmesi yolunda müziğin üretim cephesine de düşen rolün vurgulanması. İlk noktanın yanıltıcı ve sınırlayıcı karakteri, benim ‘tek-boyutlu’ yahut ‘lokal’ kolay diyegeldiğim olgunun sorgusuz sualsiz bir ilke hatta yasa gibi algılanmasının sonuçlarına karşılık geliyor. Bunun aşılabilmesine dönük bir hamlenin sonuca ulaşması için çift taraflı bir çaba gerekliliği ise kanımca daha çetrefil bir önerme. Buna göre yaratıcı arayış çabasına, bu çabayı alımlamaya açık ve hazır bir kulak eşlik etmeli. Zira disonansın özgürleşmesinin somut bir anlam kazanabilmesi hem yaratıcının hem dinleyicinin özgürleşmesi ile mümkün. Sadece görünmez sınırlardan değil. Dahası ve daha önemlisi asonansı mutlak bir koşul olarak dayatan otoriteden özgürleşme.
Paradoksal bir durum var gibi görünüyor burada – özgürleşmenin koşulu bir başka özgürleşme. Peki ilki nasıl mümkün olacak? Bu gereklilik zincirini bir mümküne doğru kıracak güç, kanımca yaratıcı eylem – bilhassa geniş anlamıyla, doğrudan ya da dolaylı politik eylemleri de kapsayacak bir genişlikten söz ediyorum. Küçük kolaylar dünyasının ötesine geçebilmek adına, bizi onlara mahkum etmeye çalışan otoritenin tahakkümünü aşındıran eylemler. Otoritenin arzu ettiği bu dünyaya alternatif dünyalar ortaya koyabilen yaratıcı eylemler. Kendi kuramı çerçevesinde Schönberg de bu güçlüğü teslim ediyor.
Tonaliteden vazgeçmenin ancak, tutarlılık ve eklemlenme için başka tatmin edici araçların ortaya konulabilmesi durumunda düşünülebileceği açıktır. Başka bir deyişle, tonalitenin sunduğu avantajlardan yararlanmayan, ancak yine de bütün unsurları, bunların ardışıklığı ve birbirleriyle ilişkileri mantıksal olarak anlaşılabilecek şekilde bir araya getiren; ayrıca zihinsel kapasitemizin gerektirdiği biçimde, yani parçaların birbiriyle ilişkili anlam ve işlevlerinin açıkça ve kendine özgü biçimde ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde eklemlenen bir eser yazılabilmesi durumunda. (Schönberg 1973, 15)
Yukarıdaki diyalektiğin işlemesi için kolay-zor ayrımının her zaman nesnel bir farka dayanmadığını kavramamız gerekiyor. Tonalitenin müziğe (kolayın hayata) içkinliği yanılsamasında kulağın (ya da öznenin), diyelim otorite tarafından, nasıl koşullandırılmış/biçimlendirilmiş olduğunu hesaba katmak demek bu. Başka bir ifadeyle, bize yabancı gelen şeyler gözlerimizi alıyorsa bunun aslında görmek istemediğimiz için olabileceğini (bkz. epigraf)… Sangiocomo’nun aşağıdaki cümleleri bu açıdan kritik.
Schönberg, konsonans ile disonans, hatta tonal ile atonal müzik [isterseniz kolay ile zor] arasındaki farkın, nihayetinde dinleyicinin müzikal sesler arasındaki karmaşık ilişkileri ayırt etme ve birbirinden ayrıştırma kapasitesi tarafından belirlendiğini vurgular. Burada şu noktanın altını çizmek gerekir: Dinleme (deneyimleme) yalnızca normatif talepleri ve beklentileri içermez; aynı zamanda bu talepler bütün algısal süreci derinden şekillendirir. İnsan önce bir şeyi algılayıp onu tarafsız ve yargısız bir biçimde algıladıktan sonra onu nasıl değerlendireceğine karar vermez. Tam tersine, insan aradığı şeyi algılar ve algının kendisi, algılayanın o andaki ilgileri ve kaygıları içinde kök salmış normatif talepler ve beklentiler tarafından şekillendirilir. Bir şeyi algılayabilmek için kişinin bir tür ilgisinin olması gerekir; kişi bu ilginin peşinden giderken algılama deneyimi gerçekleşir.
İstikbal Marşı, Nakarat ve Kapanış
Tonalitenin özgürleşmesini tartışmamıza uyarlarsak, kolay-zor kavramları üzerinden yürüttüğüm sorgulamaya eşlik eden derdi, zorun özgürleşmesi arayışı olarak ifade edebilirim. Sangicomo’nun metni, bu özgürleşmenin ne mene bir şey olabileceğine dair bilhassa farklı ölçeklerden bakışları denemenin, ve zorun/kolayın kime ve niçin zor/kolay olduğunu sormanın önemini vurgulayan önermelerimle örtüşüyor. Öte yandan tonalitenin müziğe içkin değil, müzik tarihince şekillenmiş bir uzlaşım olduğu iddiası; zor ve kolayın verili ve doğal (evrensel) kategoriler değil, tarihsel koşullarla belirlenmiş ve farklı koşullarda farklı anlam ve işlevler taşıyan nitelemeler olabileceği görüşüne paralel.
İşte bu minval üzre bir düşünüm, yeni etik/politik ufuklara açılım sağlamaya yaradığı ölçüde değerli. Schönberg’in özgürleşim hamlesindeki çift taraflı çaba da aynen geçerli. Evrensel bir kolaya doğru yol almak için çift taraflı bir gereklilik söz konusu: bir yandan yeni etik/politik ufku haiz bir tahayyülün, başka türlüsünü hayal etmenin, isterseniz ütopyanın olmazsa olmazlığı; öte yandan buna eşlik edecek bir açıklığın gerekliliği – tonaliteden gayrı bir birlik ve tutarlığın (işlerliğin) mümkün olmadığını vazeden yasada bir bit yeniği olduğu hissinden devşirilebilecek, işkilden doğan, ve aslında bu yasaya mahkum olmayabileceğimiz ihtimalini bilince çıkaracak bir titreşimle başlayan bir kulak kesilme hali…
Yukarıda bahsettiğim söyleşisinde Wilson’ın müzisyen, yapımcı ve politik aktivist Brian Eno’dan aktardığı çarpıcı bir cümle var. Mealen diyor ki iyi sanat yapmak ne yaptığını bilmekle ilgili değildir, iyi bir şey yakaldığında bunu fark etmekle ilgilidir.
Lokal kolayları seçişlerden müteşekkil hayatlarda her tercih ve eylemimizde ne yaptığımızı, ne için yaptığımızı ‘biliyor’ olmak bizi nereye vardırabilir, buradan doğru düşünelim. Halihazırda bildiğin, aşina olduğun ile yetinmeyi, ötesine yeltenmemeyi, nihayetinde başka türlüsünü tahayyülden mahrum kalmayı beraberinde getirmez mi? Salt müzik olarak düşününce, ömür boyu kolayca sevip mırıldanacağımız ya da avaz avaz bağırıp dans edeceğimiz ritm ve melodilerle yetinmek hayatın sonu değil elbet. Ama yaşamın bütününe uyarlayınca bu bir şeylerin daha başlamadan sonu demek. Çünkü bu ‘mahrumiyet’ sadece bir lüksten yoksun kalmak demek değil. Bu aynı zamanda bireysel ya da kolektif “işte bu” anlarının ve buna bağlı olarak pek çok başka türlüsünü tahayyül imkanının daha doğmadan ortadan kalkması, böyle anlardan duyacağımız hazdan, buradan devşireceğimiz ufki eyleme kudretinden mahrum kalmak demek.
Öyleyse soralım, aşina olmayan seslerle iştigal etmiyor olmamız sadece, diyelim müzik endüstrisinin marifeti ile, kolay müziğin her yerde kulağımıza çalınıyor olmasının getirdiği kolaylıktan mı sadece? Yoksa biraz da duymak istemediğimiz için mi?
NOTLAR
- Yarım-kadans, müziğin sona ermeden dinleyicide “burada bir duraklama var” duygusu yaratan geçici bitişi veya devam etmeden önceki dinlenme bölümünü ifade ediyor.
- Nguyen’in, insani değerlerin kar-odaklı sanal sistemler tarafında iç edilmesinde devrede olan üç tekniğin - “sahte netlik”, “genel pornografi” ve “oyunlaştırma” - yansımalarını burada da görebiliriz.
- Örneğin Theodor Adorno’nun müzik üzerine düşüncelerinde sanat endüstrisi döngüsünde yer alan müzik eserlerine sırf bu sebepten adeta aşılmaz bir mesafe ile yaklaşan katı tutumu, bana kalırsa, onun kültür endüstrisine getirdiği bütünlüklü eleştirisinin gücünü azaltan yanlarından biri.
- Yazıyı teknik detaylara boğmak istemediğim ve daha önemlisi doğru düzgün aktarmayı becerebileceğimden emin olamadığım için yazıya dahil etmediğim fakat meraklılarının ilgilenebileceğini düşündüğüm iki kaynak var. Özellikle asonans ve disonansın fiziğine, bunların kulağa neşeli/hüzünlü gelen akorlarda nasıl tezahür ettiğine ve farklı kültürlerde nasıl farklı işleyişlerinin olabileceğine dair fikir edinmek için bakılabilir. İlki, ses dalgalarının fiziği ve insan kulağının fizyolojisi arasındaki ilişkiyi açıklayan The Physics of Dissonance başlıklı bir video . İkinicisi, neden minör akorların hüzünlü, majör akorların neşeli bir etki yarattığına ve bu etkinin evrensel olup olmadığına dair bir araştırmanın sonuçlarını aktaran bir makale.

.jpg)

