22 Şub 2026

Balık Hali

Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabını okudum. Ünlü, belli kurallarla tanımlı zımni bir uzlaşım olarak tarif ettiği ve dahil olup olmamaya endeksli ödül-ceza mekanizmaları ile işleyen bu sözleşme modeli üzerinden Türkiye toplumu ve tarihine bir bakış öneriyor. Burada amacım bir kitap değerlendirmesi yapmak değil. Daha ziyade kitaptan bir iki pasaj üzerinden kısa notlar paylaşmak. Eğer aşağıda bahsedeceğim mevzular ilginizi çekiyorsa, bilhassa Türklükle sınırlı kalmayan daha geniş bir perspektife oturtarak okumanızı tavsiye ederim.

Kitapta sözleşmenin nasıl tanımlandığına, alt başlığında belirtilen oluşumu, işleyişi ve krizine hiç girmeden; ayrıcalıklı/imtiyazlı konumlar(ımız)ın ve özneliğ(imiz)in nasıl kurulduğuna dair sorular sordurtan tarafına değineceğim kısaca.

Kavramları daha iyi anlamak için mutlaka kökenlerine bakmam gerekiyormuş vehmine kapılmış bir özne olarak hemen “imtiyaz”a bakıyorum [1]. Türkçeleştirilmiş karşılığı olan “ayrıcalık”ta alenen görünen ayrı ve seçilmiş olma hali Kök anlamında da baskın. Arapça “seçme, ayrıma” mastarından gelme. Bu seçme ve ayırma işinin isim hali “temyiz”. Bugün bir hukuk terimi olarak bildiğimiz kelime “iyiyi kötüden ayırma, seçme” ile karşılanmış. Yani imtiyazlı olmak, belli bir yargı veya değer(ler) bakımından daha iyi addedilip diğerlerinden ayrılmış olmayı gerektiriyor. Tabii bunun ötesinde, ayrılmış/seçilmiş olma halinin beraberinde getirdiği konfor ve avantajlara sahip olmak demek.

Bir haslete sahip olmanın, belli bir şekilde davranmanın, eylemenin iyi mi kötü mü olduğuna kim karar veriyor peki? Eh birilerinin bu ayrımı yapmış ve diğerlerine benimsetmiş olması lazım ki bu imtiyaz çemberleri işlerlik kazansın. Çıplak güçten edinilmiş beceri ve ustalığa kadar uzanan geniş bir kriterler yelpazesi düşünülebilir imtiyaz halini belirleyen unsurun ne olabileceğine dair. Fakat her halükarda bu imtiyazı meşrulaştıracak, daha doğrusu “tanıyacak” bir otoritenin varlığı gerekiyor. Yani kabaca söylersek her imtiyaz bir iyi-kötü, makbul-merdud* yargısının sonucudur ve otoriter bir gücün (yahut daha sıklıkla o güç ile işbirliğinin, ona itaat etmenin) avantajlı durumlara tahvili olarak kurulur. Elbette otoriter gücün başlıca siyasi-toplumsal tecessümü devlet. Bourdieu’nün kitapta atıfta bulunulan nefis tabiri ile “sembolik sermayenin merkez bankası”.

Devletin şiddet, ekonomi ve kültür/eğitim alanlarındaki araçları ve iktidarı tekelleştirmesi ve merkezileştirmesi sürecine paralel olarak, sembolik iktidar da tekelleştirilir ve merkezileştirilir. Sembolik sermaye, her türlü sermayeye (şiddet araçları, ekonomik araçlar, kültürel araçlar vb.) ve özelliğe olumluluk veya olumsuzluk atfetme gücüdür. Bir başka deyişle, devlet sembolik iktidarıyla neyin doğru neyin yanlış, neyin meşru neyin gayri­meşru, neyin değerli neyin değersiz, neyin güzel neyin çirkin, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğunu söyleme gücüne, bu söylediğini dayatma gücüne ve en önemlisi bu söylediğini benimsetme gücüne sahiptir. Bourdieu bu anlamda devleti "sembolik sermayenin merkez bankası" olarak tarif eder. (a.g.e., s.195)

Kitabın ve genel olarak muhtelif imtiyazlılık halleri (beyazlık, erkeklik, vb.) çalışmaları literatürünün en çarpıcı tarafı, içinde balık olduğumuz suları bize hatırlatması ve buna dair kuşkular uyandırıp sorgulamalara kapı aralaması. İmtiyaz sularının derinliği, sağladığı konforun büyüklüğü ve fakat o ölçüde görünmez-/hissedilmezliği nispetinde kişiyi sudan çıkmış balığa çevirmesi, en azından suyun varlığını bildirerek rahatsız etmesi. Kaynağı şüpheli şu meşhur söz üzerinden düşünelim: “Kişi ayrıcalığa alışmışsa, eşitlik ona tahakküm gibi gelir.” (When someone is accustomed to privilege, equality feels like oppression). Doğrusu bu cümledeki “ayrıcalık” ve “eşitlik” halleri uç durumlara işaret ediyor ve ikisinin bizzat aynı kişi/grup tarafından tecrübesi nadiren ve belki ancak tekil bağlamlarda mümkün. Fakat buradaki fikri esnetmenin doğruluğuna halel getirmeyeceği kanaatindeyim. Yani (bu duruma maruz kalan birey veya topluluk anlamında) öznenin illa ayrıcalıklı konumdan eşit konuma bir geçişi de şart değil. Salt ayrıcalıklı konumların sarsılması, ayrıcalığın getirilerinin görece azalması veya yitimi dahi tepkisel duygulanımlara yeterli. Ünlü’nün kitabın son kısmını ayırdığı Türklük sözleşmesinin krizi tam da bu sarsılmalara odaklanıyor. Örneğin günümüzde aşırı sağ gayet hakiki bir rahatsızlık ve gerçek bir öfke üzerinde yükseliyor. Evet, öfkenin Kapitalizmin krizini bertaraf etmeye yönelik bir işlevsellik için kullanılmaya çalışıldığı, manipüle edildiği, “yanlış” hedeflere (örn. Azınlıklara, gçömenlere, vs.) kanalize edildiği bir gerçek. Fakat politik, toplumsal ve/veya ekonomik bağlamda, ayrıcalıklı konumların tehdidi algısı da gerçek. Zira kapitalizmin krizinde ayrıcalıklara dayalı düzenin muhafaza edilebilmesinin tek yolu ayrıcalık çemberlerini dolayısıyla seçilmişler gurubunun daha da daraltılmaktan ve buna mukabil bazı "imtiyaz"lıların imtiyazlarını kısmen ellerinden alarak onları çemberin çeperlerine ve hatta dışına itmekten geçiyor.

Yukarıda sözünü ettiğim “suyu bildirme” potansiyeline direnen refleksleri de hesaba katılmalı. Beni bu notu yazmaya sevk eden ve kitabın kapanışında geçen şu cümleler, aslında bu yüzleşmeye haklı olarak en yakın olması beklenen entelektüellerin yeni bir bilme haline geçmesinin önündeki kritik bir direnç noktasına işaret ediyor. Kitabın çerçevesi icabı “Türklük” üzerinden kurulan bu cümlelerin “ayrıcalıklı konum” gibi daha kapsayıcı bir kavramsallaştırma ile okunmasını öneriyorum. 

Türklüğün [= ayrıcalıklı konumun] görme/görmeme, duyma/duymama, bilme/bilmeme, ilgilenme/ilgilenmeme, duygulanma/duygulanmama biçimleri üzerine düşünmek, içinde belli bir düşünümsellik ve otoanaliz potansiyeli barındırıyor. Kişi Türklük [= ayrıcalıklı konumu] üzerine düşünerek, düşüncelerini ve duygularını belirleyen şemaları, Pierre Bourdieu'nün sözleriyle "düşünülebilir olanı sınırlayan ve düşünüleni önceden belirleyen düşünülmemiş düşünce kategorileri"ni, tarihin/toplumun kendi karakterine/bedenine kadar sızmış, nakşolunmuş şekillendirici nüfuzunu fark edebilir. Böylesine bir düşünüş, yani kişinin sadece "dışarı"yı değil kendisini de nesneleştirme çabası, doğal olarak en önce ve en fazla entelektüellerden beklenir. Ne var ki buna, Bourdieu'nün entelektüel dünyaya özgü olarak gördüğü belli bir "narsisizm" tipi engel olabilir: Düşüncelerin sadece entelektüelin kendisine ait olduğuna; düşüncelerinin toplumsal ve sıradan olandan bağımsız olarak oluşmuş ve çıkarsız olduğuna dair bir "bilen özne" yanılsaması. (a.g.e., s.357-358)

Sınıfsal ve toplumsal-kültürel koşullanmışlıklarımızın bir ötesi olduğunu anlayabilmek ve bu gibi yanılsamaları aşmanın belki de ilk şartı “işimize gelmeyen” fikirlere ve gerçeklere açık olmak. Mümtaz benlerimizi temyize götürmeye yardımcı olabilir [2].


8 Şub 2026

29 Ağu 2025

Alışkanlık: Donuk İmajlar, Yorgun Duyular [1]

 
 
 
Tanıdık vadilerini arkada bıraktıkça bildikleri 
görüntülerden uzaklaştılar, bu da onları canlandırdı.
(Thomas Mann, Büyülü Dağ)
 


Bir bambaşka okumada karşıma çıkan cümle (Benjamin miydi?) [2] 

İnsanlar eylemlerinde dar kişisel menfaatleri ile ne kadar çok hareket ederlerse, kitle içgüdüleri tarafından o kadar çok belirlenirler.

Cümleyi okur okumaz üşüşen sorular: Kişisel menfaat önceliği mefhumunu ortaya çıkaran tarihsel ve toplumsal bağlamdan ötürü mü? “Kitle içgüdüsü” tam olarak nedir, hangi koşullarda gözlemlenir? Tarihsel bir kategoriden mi bahsediyoruz yoksa zamansız bir güdüden mi? Kitle içgüdüleri kişisel menfaate içkin mi, yoksa menfaatçi bireysellikler toplamında mı tanımlı?

İki satır sonra kısmen gelen cevap:

Bu kitle içgüdüleri giderek hayattan yabancılaşmaktadır. Benjamin bunun insanların yaklaşan bir felaketten nasıl kaçabilecekleri konusunda duyarsızlaşmalarına neden olduğuna inanır. İnsanlar hayatın alışıldık biçimlerine o kadar sıkı sıkıya bağlıdırlar ki kriz anlarında bile akıllarını bir kenara koyabilirler.

İşte tam bu noktada nicedir aklımın bir karış menzilinde yüzen baloncuklardan biri pırtlıyor: alışkanlık. Edim ve hatta becerilerimizin tekrar edilmekten içselleştirilip aleladeleşmesinin farkındalık, duyarlılık ve açıklığımıza etkisi, ve bunlara bağlı olarak kudret kapasitemizle ilişkisi.
Her alışkanlık alıştığının varlığına gözbağı, alışanın sınırlarına kafes. Aralamam gerekirse şöyle bir şey: Alışkanlıkla icra edilen eylemler kendimize görünmezleştikleri ölçüde yapabildiklerimizi gizleyen bir perdeye, bir yanıyla da yapabileceklerimizin sınırlarını kısıtlayan bir kafese dönüşüyor. Alışkanlıkla örtüldüğü ölçüde perdenin ardındaki kudret dekadre oluyor. Hem dikkatimizin kadrajından kaçması anlamında dekadre, hem de kadrinin bilinmezleşmesi...

İster çok çalışarak ister kendiliğinden rutinleşerek, farkında olarak veya olmadan ezberlenmiş, otomatikleşmiş işleri düşün mesela. Şimdi bu işlerin dünya ile ilişkimize tabi ödevler olması başka; dünya ile ilişkimizin karakterini belirleyici olmaya başlaması, onları yapıp ediş tarzımızın ideolojik belirlenimlerinin dünyaya yönelimimize adeta metastaz yapması bambaşka. Özellikle zihinsel ve ideolojik ‘mesleki deformasyona’ savurmaya müsait yabancılaştırıcı işler bu ikincisine cevaz verebilir, doğru. Sadece belli bir dünya tahayyülü bağlamında anlam taşıyan bir konuda ‘uzmanlaşmak’ kuşkusuz başka dünya tahayyüllerine geçiş yolunu daraltıp büsbütün kapatabilir. Ve fakat risk, ekseriyetle indirgemeci, tüketim endeksli, ve çıkar maksimizasyonuna dayalı kapitalist mantık çerçevesinde tanımlı, David Graeber’ın ne de güzel Türkçeleştirilmiş tabiri ile “tırışkadan işler” ile sınırlı değil. Yaratıcı, özgürleştirici, siyeseten daha doğru uğraş dünyaları da benzer bir saplanma riskinden azade değil bence. Bir zamanların büyük sanat eserlerinin yoz zaman ve bağlamlarda kiçleşebilmesi gibi, iyi niyet ve hatta doğru, değerli ilkeleri esas alarak girişilmiş işler de, beriki zihniyetin yaygınlık ve kapsayacılığından doğan şiddetli çekim gücüne kapılıp savrulma tehlikesi hesaba katıldığında, bir süre sonra yola çıkış saikleri ile örtüşmeyen bir yörüngeye kayıp tırışkamsılaşabilir. Her iki durumda da belirleyici olan şöyle bir süreç: Verili gündelik uğraşlarının oluşturduğu habitus bağlamında kurduğun ilişkilenme biçimleri, diğer insanlar ve dünya ile ilişkilenmenin esas (ve hatta tek) yolu olduğu zannını adım adım inşa ediyor. Muhtemel ki senin ruhun bile duymadan bu zan zamanla sana dönüşüyor. Zaten ruh duysa zihin irkilir, beden uyanır, hop, der, n’olyoruz. Meselenin can alıcı bir noktası da burası. Ruhun duymadığını duyulur hale getirmek, kendini bize duyurmadan içeri sirayet eden toksik bir sada var mı diye hiç olmazsa yoklamak nasıl mümkün olabilir?
İngilizce’de ve en azından başka birtakım Germenik dillerde “[bir şeyde] evinde olmak” diye bir deyim var. Belli bir işte veya konuda yetkin olmak, kendini rahat hissetmek anlamında. Ne hoş değil mi, evinde olmak? Bir konuya hakim olmanın veya bir işi gözün kapalı yapabilecek kadar o işte iyi olmanın, orada kendini evinde gibi hissetmenin kendinde olumsuz bir yanı olmasa gerek. Fakat bu ‘evde olma’ halini ‘dünya içinde olma hali’ ile – veya tam tersi – karıştırmaya başladığın, kendi kurmadığın dünyayı sana ait sandığın evin uzantısı gibi yaşamaya başladığın takdirde işin rengi değişiyor. Zira dünya içinde oluşu (isterseniz yaşama sanatı diyelim daha poptirik bir tabirle) öğrenilip bitirilecek, tamamına erilecek, uzmanlaşılacak bir beceri olarak kodlamak güç. Diyeceğim, hayatın geri kalanına sirayet edip onu kendi dizgesi ile dizginlemeye meyilli inhisari bir zihniyete kapılmayı beraberinde getiriyorsa, cam duvarlı bir hapishaneye dönüşebilir o ev. [3] Karmaşık oldu. Daha anlaşılır olması için (bence en çok da benzer bir punduna gelmişlerin sevdiği) bir başka yaygın tabirden yola çıkarak ifade etmeye çalışayım: ufka yayılan konfor alanı ve bunun güçten düşürücü etkisi.

İnsanın en müthiş kapasitelerinden biri olan alışma becerisinin organik bir uzantısı olan alışkanlıklara ve bunların özellikle kriz dönemlerinde korkutucu dumur vesilesine dönüşme ihtimaline geri dönelim. Tekrar etmek gerekirse, hayatın alışıldık biçimlerine kapılmak, eyleme gücümüzü iki taraftan kuşatıyor. Bir taraftan sahip olduğumuz ve biteviye işe koştuğumuz enerjiyi gözden kaçırarak sarf ettiğimiz gücü ihmale itiliyoruz. Diğer taraftan, bu gücü daha farklı sarf etmeyi tahayyülden ve bunun yanı başımızda duran kanlı canlı bir imkan oluşunu idrakten uzağa düşüyoruz. Yukarıda alıntıladığım yazıda geçen, “ekonomik ve siyasi kriz koşullarında insanların devrimci içgüdüden yoksun olmaları” vurgusu böyle bir yere işaret ediyor.

Ara toplam: Alışkanlığın iç ediciliği. Akışkanlığa kendini kapatıcılığı. Dışta kalan her şeyin bilindik cinsinden, yeknesak ve yekpare algılanmasına davetiye çıkarması. Bir de bakmışsın zamansız gibi görünen o bilindikler silsilesi seni ve etrafındakileri bilinmedik krizlere sürüklemiş, ama yola çıktıktan bir süre sonra direksiyonu devrettiğin “kitle içgüdüleri” bu duruma cevap vermekten aciz. Eh, otomatik pilot bu durumlar için eğitilmemiş.


Konfor alanından devam edelim. Kapılmanın kolay, sıyrılmanın zorluğu malum. Duysuz ve tatlı, hatta bağımlılık yapıcı bir çekim gücü olduğu da. Çünkü ‘kolay’, çünkü beterinden esirgeyici, çünkü maazallah dışarısında bizi neyin beklediği ne malum, çünkü verili tahayyül ile devama elverişli. Kapitalist Gerçekçilik kitabında Mark Fisher bağımlılıkiçin, Spinoza’nın geç kapitalizmin afektif (yani duygulanımlar düzlemindeki) rejimini tahlil için faydalı araçlar sunduğunu hatırlattıktan sonra şöyle diyor:

… Spinoza göstermiştir ki bağımlılık, anormal bir durum olmak şöyle dursun, (kendilerinin ve dünyanın) donmuş imajları tarafından mütemadiyen tepkisel ve tekrarlayıcı davranışlara esir edilmiş olan insanın standart halidir.

Spinoza felsefesinin Fisher’in sözünü ettiği tahlile yönelik tatbikinin etkileyici bir örneğini Frédéric Lordon sunuyor. Lordon’un vurguladığı sayısız önemli husustan konumuz ile ilgisi bakımından sadece ikisine değinelim: Bir, Spinozacı anlamda yabancılaşma, orijinal bir özgürlüğün veya saf bir özerkliğin (Spinoza’ya göre bunlar zaten mevcut değildir) yitirilmesinden ziyade, belirli duygulanımlara saplanma halidir. İki, buna mukabil, devlet, insanların kendi özgür kararları doğrultusunda yaşadıklarını düşünmelerini ister. [4]

Kendinin ve dünyanın donmuş imajları, belirli duygulanımlara saplanmışlık hali, ve fakat bunların verdiği özgür seçim yanılsaması. Modern kapitalist dünyayı kuran ve işlerliğini sağlamaya çalışan güçlerin temel saiklerinden ve hakim paradigmasından uzun uzadıya bahsetmeye gerek yok sanırım. Dolayısıyla dükkanı döndüren imaj rejiminin içeriğinin nelerle örülü olduğundan da. Hal böyle olunca, dünyanın donmuş imajları tespitinin işaret ettiği başlıca sonuçlardan biri yarattığı değişmezlik yanılsaması. Tam da buradan doğru o acı eleştiri geliyor: çoğunluk için dünyanın sonunu tahayyül etmek kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolay. Evet dünyanın sonunu tam haliyle hiç görmedik, yaşamadık, bilmiyoruz ne mene bir şey oluğunu, ama işte her şeyin bir sonu vardırsa, dünyanın da vardır. Dahası günümüzde doğrudan veya dolaylı insan eliyle yaratılan katliam ve yıkımlar karşısında bunu tahayyül edebilmek için öyle aman aman bir hayal gücüne sahip olmanız da gerekmiyor. Eyvallah. Yalnız şu da var, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekteki güçlük bu sonu bir tahayyül nesnesi haline dahi getir(e)meme noktasında da mevcut. Yani sadece kapitalizme mutlak bir güç ve kalıcılık atfedip onu nasıl ortadan kaldırabileceğimizi düşünmedeki bir yetersizliğin ötesinde (daha doğrusu berisinde), henüz böyle bir sonu bir tahayyül nesnesi haline getirebilme eşiğine dahi varmakta güçlük çeken bir kolektif (gayrı)muhayyileden söz ediyoruz.

Dünya imajının kısır bir çerçeveye hapsolduğu yerde, dünya içre varlıklar olarak kendimizin imajlarının adeta donuk doğması ve kendimize dair zımni bir değişmezlik algısını beraberinde getirmesi şaşırtıcı değil. Faillik imkanı, giderek “kendi özgür kararları doğrultusunda yaşayan” otomatların özgürlükleri denizinde boğuluyor. Alışkanlıklardan mürekkep yeknesaklıkta sıkıştırılıp görünmezleşiyor. Donuk imajların aksine faillik iki boyutun ötesine geçebilen bir bakışa muhtaç. Gücümüz görünmezleştikçe gözden ve dahi zihinden uzağa düşüp biteviye silinme noktasına geliyor. En güneşli günde bile sessiz sedasız çalışan, manzaranın bir parçası haline gelmiş sileceklerle. Bir sağa, bir sola; bir sağa, bir sola.

Bir kez daha – donmuş imajlar. Sabit, akışımsız, muhayyileyi yormayan, mümkünse ona gerek bile bırakmayan. Ne güzel. Fakat içten içe bünyeyi yoran işleyişi berdevam kılmakta bir o kadar mahir. Sahi bu yorgunluğun kaynağı ne?

Durup dinlenmeli mi? Yoksa zaten durmaktan mı yorgunuz, durduğumuz yerden mi? Dur bakalım. Yerinde ağırsın. Ne ki ağırlığının farkında değilsin. Hay allah! Bu seni “özgür” ve “güçlü” kılıyor – lakin bir bedeli var, kudretin tedavülden kaldırılıyor. [5]

Evindesin. Rahat. Burada güçlü olmaya ihtiyacın dahi yok. Evindesin. “En zayıf oldugun yer”de. Bu evin mimarı kim? Ne mi diyorum ben ya? Statü ko, rahvan gitsin – mi demeli? Hiçbir şey dememek bunu demeye geliyor çünkü.


Evden nasıl çıkılır, donmuş imajlar nasıl kırılır, faillik nasıl hatırlanır? Sorular zor, bambaşka cevaplar mümkün. Deneyelim.

Mesela şöyle bir cevap, kabaca. Öteki ile yaratıcılığa ve dönüşüme açık karşılaşmalar örgütleyerek. Bunu verilinin ortasında, başta sınırları belli müstakil bir mıntıkada ama verili koşullara dönüştürücü bir güç ile taşma ihtimalini ve imkanını besleyip açık tutacak bir şekilde yaparak. Ötekinden kasıt sadece benden başka olan değil, yeni, yabancı, ve hatta tuhaf tüm benlikler ve var olma biçimleri. Başta liberal bir dünya tarifi gibi gelse de devrimci içgüdüyü uyandıracak kıvılcımın arayışı bu. Verilinin içinde ama ondan ayrı bir çerçevede olmasını vurgulama nedenim biraz da bu aslında. Çünkü bu “ayrı” olma hali açılan alanı “yeni” kıldığı gibi, “mevcut” olana tezatlığı itibarı ile onda bir gedik açma potansiyeli taşıyor. Önce bir uğradığın, sonra yeknesaklık tabakasında bir delik açabildiğini görüdüğünde o açıklığın peşine düşüp büyütmek için uğraşabileceğin bir gedik. Konfor alanının ufka metastazı demiştim ya, bu da tersten bir organik büyüme umudu. O çok sevdiğim dizeyi anarsam yine: “Bütün iş o ilk yudumdadır.” Tebdili dünyaya bir ilk adım. Olası sonsuz sayıda ilk adımlardan biri. Bu tartışma bağlamında en çetrefilli mevzu tebdilin doğasını düşünmekten dahi aciz oluşumuz ve biraz da buna bir derman bulmaya çalışmak ya, işte o yüzden her şeyden önce bu mayalanmaya bir alan açmak. Başka türlüsünün mümkün olduğunu hatırlamak lazım ilk evvela. Buna doğru yapılacak irili ufaklı tüm o hamlelerin – ki yekünü bir devrim tutabilir – bir ilk adımı. Devrim tek bir hat üzerinden değil, farklı düzlem ve ölçeklerdeki çabalarla muhtelif kollardan beslenmesi gereken bir süreç çünkü. Devrim deltası.

Müstakbel gediklere gebe o açık alan nasıl işleyecek peki? Mesela donmuş imajları tavsatacak bakışı nasıl devşireceğiz? Aslında, paradoksal biçimde, gözün donmuş imajları görmeye dönük çabasının bizatihi bir sıcaklık yaydığını iddia edeceğim. Ya da küçük fiskeler saçtığını. Katı imajları aşmak için yumuşatma veya kırma tercihinize göre hangisi daha münasip geliyorsa. Farklı bir şey – doğrusu bir şeyi başka türlü, aslen olduğu ve aslında olabileceği gibi – görebilme ihtimalini aklında tutup bu niyet ile yol çıkan bakış, mümkünler denizinde bir ilk yudum. Kendinin ve dünyanın başka bir tezahürüne imkan verebilecek bir potansiyel başlangıç başlı başına. Sözünü ettiğim, öteki ile dönüşüme açık karşılaşma alanları bu bakışa cevaz veren bir zemin oluşturmak anlamına geliyor. Sırf farklı bakma çabasının bile bir gücü var yani, yabana atmamalı.

Vaatkar imkanı gözünden tanır göz. Başta tekinsiz de gelse, onu görmeye çalışan bakışta ısrar etmeli. Başta sınırları zaman ve/veya mekan ile sınırlı bir alanda bunu yapmaya çalışmak, cam duvarların dışına çıkma çabasını elle tutulur ve somut bir çerçeveye oturtması açısından da önemli. Mukayese için tekrar konfor alanı mefhumuna dönersek, burada bizim için hazırlanıp derin dondurucuya atılmış imajlar dünyası sınırları içinde daha fazlasını elde etme güdüsü ile “konfor alanının dışına çıkmak”tan başka bir çıkıştan bahsediyoruz. Hatta bir çıkıştan ziyade bir konforsuzluk alanına girişten. Çünkü ilki nihayetinde mevcut dünya içinde “yayılmacı” saiklerle konfor alanını genişletmeyi esas alan bir hamle bana kalırsa. Bizim bahsettiğimiz başka türlü bir giriş – kısır döngüyü içeriden kırmayı murad eden – hem biraz ağaca, hem biraz buluta benzeyen. Konfordaki kısıtı fark ettirip, tekinsizlikteki özgürlük kokusunun peşinden gitmeye yeltenen.

Böyle bir alan tespit ve tesis edildi mi, bu alana giriş çıkışlar, kendimizde ve dünyada her gün baştan yaratmakta olduğumuz tahribatın teşhisini de kolaylaştıracaktır. Bazı yoksunluklar, bir şeyin eksikliğinden çok neden mahrum olduğundan bile bihaber kalmak/bırakılmak ile tanımlı çünkü. Gerisi çorap söküğü gibi gelebilir – fakat bu çorabın başımıza ne kadar sıkı örülmüş olduğunu ve başka uçlarından da tutup çekecek sökücü yoldaşların varlığının elzem olduğunu unutmadan. Sökülen her ilmik, dünya ve öteki ile ilişkilenişimizin yeniden inşasına eklenen bir taş demek aynı zamanda. Kimi ilişkilerinde – bir kişi ile konuşurken, bir yaratıcılık ile karşılaştığında, veya bir uğraşa kaptırdığında bunu hissedebilir insan. İlla fiziksel bir dinamizm veya esriklik ile tanımlı olması gerekmeyen bir ortak-coşku (bir nevi “conviviality”) hali, bir yudum şenlik hissi. Bazen seni çeker de, gidip yakından bakmaya cesaret edemezsin, belki özgürlük korkusundan. Ama ister politik ister yaratıcı olsun, hapsolduğun tanımlanmışlığı kıracak bir direniş potansiyelinin orada olduğunu bilirsin. Vaatkar tekinsizlik. İşte bunu yakaladığın an, donuk imajda bir çatlakla göz gözesin. Bakışını kaçırma.


Yahu iyi güzel de, diyebilirsiniz, nasıl açıyorsun bu alanı, nerede buluyorsun o gediği, nasıl gideceksin peşinden? Bunun şöyle somutlusu gerçeklisi var mı misal? Ludozofik iltisaklarımdan haberdar olanları şaşırtmayacak bir somut örnek sunayım o halde: oyun. Kısaca anlatmayı deneyeyim. Hem genel olarak oyunun eldeki mevzuya ilgisini, hem de yine aynı minvalde dramatik oyuna dayalı uygulamalı bir metot örneğini. Bizatihi oyunun gücüne ve vereceğim örneğin bahsedilen nispette bir dönüşüm yaratabileceğine ikna olmayanlar/olmayacaklar için peşinen bir öneri: oyuna dair anlatacaklarımı ötekine, başka bir dünyaya yönelmenin salt bir başlangıç noktası, bir modeli, veya hatta bir metaforu olarak da düşünebilirsiniz. Siz deyin dünya algımızı değiştirmenin, ben diyeyim konforsuzluk alanına adım atıp özgürlük korkusunun üstüne gitmenin, ya da çizgiyi iyice uzatırsak, sınıf bilincini artırmanın bir yolu olarak.

Öncelikle oyunun gerçeklik içinde tanımlı bir zaman-mekanda ve fakat o gerçeklikten ayrı bir muhayyel zeminde vuku bulan ve oynayanlar bakımından failliği belirginleştiren karakterinin altını çizmek gerek. Gerçeklikten ayrı ama onunla dirsek temasında olması ve çoğu zaman ‘gerçek hayat’ta olduğundan farklı ilişkilenme biçimlerini – diğer oyuncularla, mekanla, zamanla, ve dolayısıyla bizzat oyuncunun kendisi ile de – teşvik etmesi, failliğin bambaşka biçimlerde yeniden tanımlanabileceğini, dahası kişinin özgür iradesi ile dahil olduğu ‘farklı’ bir dünyada nasıl mevcut olabileceğini hatırlatır.

Oyuna dair anacağım özgül örnek ise Augusto Boal’ın dramatik oyun ile politik failliğin sınırlarında inşa edip büyüttüğü ezilenlerin tiyatrosu kuramı ve buna paralel geliştirdiği forum tiyatrosu metodolojisi. Burada Boal’ın kuramını ve eserini uzun uzadıya tartışmayacağım. Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar için Oyunlar ile ilgili paylaşımıma yazdığım kısacık sunuştan bir kısım aktarmakla yetineyim.

Ezilenlerin Tiyatrosu ve önerilen temrinler, oyunların özgürleştirici gücünü bir kez daha hatırlatıyor. Boal’ın geliştirdiği tiyatral oyuna katılmak için deneyimli oyuncular olmaya da gerek yok. Aksine bu form, tam da seyirci-oyuncu, oyun-gerçeklik ayrımlarını ortadan kaldırmayı; kimsenin seyretmekle kalmadığı, bilfiil dahil olarak oyunu ve gerçekliği dönüştürme gücünü fark ettiği bir oynama hali yaratmayı amaçlıyor.

Belli bir siyasal ideolojiye angaje olmayan bu politik tiyatroda, oyun yoluyla önce tahakküm görünür kılınıyor, sonra da onu aşacak alternatifler ‘oynanıyor’. Oyuncuların sözünü eyleyerek söylemesi sayesinde katılımcılar, bilinç, cesaret ve eyleme gücünü yükselterek sürdürüyor oyunu.

Gerçekte, bir Ezilenlerin Tiyatrosu oturumu hiç bitmez, çünkü onda gerçekleşen her şey hayata yayılmalıdır. Tiyatro asla bitmemelidir! Ezilenlerin Tiyatrosu tam olarak hayal ve gerçeklik arasındaki sınır üzerine konumlanmıştır ve bu sınır aşılmalıdır.

Boal’ın dönüştürücü ve özgürleştirici saiklerle geliştirdiği metodolojisinin bu yazı ile doğrudan ilintili bir kısmına bilhassa değinmek isterim. Kitapta en geniş yeri tutan Ezilenlerin Tiyatrosunun Cephaneliği başlıklı bölümde Boal, “Ezilenlerin Tiyatrosu’nun genel amaçlarına uygun olarak seçilmiş”, oyunzersiz (oyun+egzersiz) adını verdiği yüzlerce temrin tarif ediyor. Cephaneliği meydana getiren bu oyunzersizler temelde, oyuncunun “bedenini, kaslarını, sinirlerini, diğer bedenlerle ilişkisini, yer çekimini, objeleri, alanı, boyutları, hacimleri, uzaklıkları, ağırlıkları, hızı, bu güçlerin farklı bileşimlerini daha iyi bilmesine veya tanımasına yardımcı olan fiziksel hareketler ve kas hareketleri”. Bu temrinlerin amacı "bedenin ve onun mekanizmalarının, güçten düşmüş ve aşırı güçlenmiş bölümlerinin sağlığa kavuşturma, yeniden yapılandırma, yeniden uyumlu kılma kapasitesinin daha çok farkına varılmasını sağlamak.” Bedende yalnızca “güçten düşmüş” değil “aşırı güçlenmiş” bölümlerin de sağlığa kavuşturulmaya muhtaç olarak görülmesi önemli. [6]

Asli işlev veya işleyişlerine göre beş gruba ayrılmış oyunzersizler şu başlıklar altında toplanıyor: Dokunduğunu hissetmek, duyduğunu dinlemek, birkaç duyuyu aktifleştirmek, baktığımızı görmek, duyuların belleği. Sırf bu başlıklara bakarak dahi, en azından asgari duyumsal ve bedensel mertebede, otomatize olmaya yüz tutmuş algılama biçimlerinin nasıl kırılmaya ve yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını tahmin edebilirsiniz. Bu minvalde tüm bu egzersiz ve oyunların çıkış noktasına dair Boal’ın söyledikleri onun pratiğinin iddia ettiğim potansiyele nasıl yakınsadığını açıkça ortaya koyar nitelikte.

Bedenin dünyayla savaşında duyular acı çeker. Ve dokunduğumuzu daha az hissetmeye, duyduğumuzu daha zayıf duymaya, baktığımızı daha az görmeye başlarız. Uzmanlığımıza göre hisseder, duyar ve görürüz; beden, kendisini, yapması gereken işe göre uyarlar. Bu ayarlama aynı anda hem güçten düşme hem de aşırı güçlenmedir. Bedenin tüm olası mesajları alabilmesi ve gönderebilmesi için yeniden uyumlulaştırılması gerekmektedir.

Dediğim gibi, bu egzersizleri mevcut tahribatı teşhisin ve ‘zamanın ruhu’ ile zehirlenmiş bakışı arındırmaya yönelik temrinlerin bir ilk adımı, bir modeli olarak görüp başka alanlara uyarlamayı düşünmek de bir olasılık. Ama baştan beri görmekten, adım atmaktan, koklamaktan filan dem vuruyorum ya, Boal’ın metodolojisinde bu edimler mecazen değil basbayağı fiziksel karşılık buluyor. Ne de olsa modernliği Kartezyen benden başlayarak tarif eden paradigmaya göre o meşum konfor alanımızın zihinsel haritasının ‘buradasınız’ noktası bedenimiz. Bu yüzden de başta kendimize dair imajımızı hem de her daim yeniden kurmaya muktedir bir failliğin inşası için başlanacak yerlerden biri. İster bireysel bedenimiz olarak düşünelim, ister dünyadaki kolektif varlığımızın tecessümü olarak.

Benjamin’in “devrimci içgüdü”sü sessiz bir uykuya dalmış, daldırılmış olabilir. Ne gam. İçgüdülerin uykusu öyle derin olmaz. Çarp bir avuç soğuk su, bir de bakmışız yollardayız.

 



1. Bu yazı, kim bilir ne zaman aldığım kısa bir notun orasından burasından çekiştirilerek genişletilmiş hali. Yer yer eprimişliği ondandır.

2. Walter Benjamin’in cümlesi sanıyordum, değilmiş. Şimdi dönüp baktım. Walter Benjamin: Fascism and Crisis adlı yazıdan, Andy McLaverty-Robinson’ın cümlesi imiş.

3. “Kişinin en zayıf olduğu yer: evi”. Böyle diyor Bilge Karasu Gece’de. Gece’nin yazıldığı dönem ve metne hakim olan ruh hali düşünüldüğünde, Karasu’nun bu cümleyi Gece’de söylemesi ile Benjamin’in, alışkanlıklara sarılmanın sonu faşizme bağlanacak kriz anlarındaki etkisini irdelemesi arasındaki paralellik dikkate değer.

4. Bkz. Willing Slaves of Capital (Frédéric Lordon). https://www.versobooks.com/products/2358-willing-slaves-of-capital

Kitap Türkçe’de Metis tarafından Kapitalizm, Arzu ve Kölelik olarak yayımlanmış. https://www.metiskitap.com/catalog/book/5673

5. "Yağmur damlasından dünyayı içmek: ah şu kayıtsızlığın gücü! Budur taşlara milyonlarca yıl değişmeden dayanabilme olanağı veren." (Cesare Pavese – Şükrü Erbaş’ın Pervane kitabından)

6. Nasır yani?

27 Tem 2025

Alaca

 

 

 alaca 


- tünelin ucundaki karanlığı görüyor musun?  
- yok. gözümü alıyor ışık.
- bir de böyle bak.



 






17 Mar 2025

Suya Değil

Suya değilse de kuma
Kuru yahut ıslak
Bile bile
ya yel alacak bıraktığını 
ya su yıkayacak

Yıka yıka

Bile bile

O yüzden mi 
olası gelmiş de
vukua ermemişleri böyle anmamız? 
Ola-yazmak 
Bir yokeylemin mastarı

Bir şeye ramak kalmışsa 
ona varmışsındır – aslında

Bir şeyi yapayazdığında,
yapmış sayılır mısın peki?

Yapayazım

Kalabalığın ortasında



düşerken

 



düşerken


soru

yaprak mıyız

kuş mu?






22 Ara 2023

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...