Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabını okudum. Ünlü, belli kurallarla tanımlı zımni bir uzlaşım olarak tarif ettiği ve dahil olup olmamaya endeksli ödül-ceza mekanizmaları ile işleyen bu sözleşme modeli üzerinden Türkiye toplumu ve tarihine bir bakış öneriyor. Burada amacım bir kitap değerlendirmesi yapmak değil. Daha ziyade kitaptan bir iki pasaj üzerinden kısa notlar paylaşmak. Eğer aşağıda bahsedeceğim mevzular ilginizi çekiyorsa, bilhassa Türklükle sınırlı kalmayan daha geniş bir perspektife oturtarak okumanızı tavsiye ederim.
Kitapta sözleşmenin nasıl tanımlandığına, alt başlığında belirtilen oluşumu, işleyişi ve krizine hiç girmeden; ayrıcalıklı/imtiyazlı konumlar(ımız)ın ve özneliğ(imiz)in nasıl kurulduğuna dair sorular sordurtan tarafına değineceğim kısaca.
Kavramları daha iyi anlamak için mutlaka kökenlerine bakmam gerekiyormuş vehmine kapılmış bir özne olarak hemen “imtiyaz”a bakıyorum [1]. Türkçeleştirilmiş karşılığı olan “ayrıcalık”ta alenen görünen ayrı ve seçilmiş olma hali Kök anlamında da baskın. Arapça “seçme, ayrıma” mastarından gelme. Bu seçme ve ayırma işinin isim hali “temyiz”. Bugün bir hukuk terimi olarak bildiğimiz kelime “iyiyi kötüden ayırma, seçme” ile karşılanmış. Yani imtiyazlı olmak, belli bir yargı veya değer(ler) bakımından daha iyi addedilip diğerlerinden ayrılmış olmayı gerektiriyor. Tabii bunun ötesinde, ayrılmış/seçilmiş olma halinin beraberinde getirdiği konfor ve avantajlara sahip olmak demek.
Bir haslete sahip olmanın, belli bir şekilde davranmanın, eylemenin iyi mi kötü mü olduğuna kim karar veriyor peki? Eh birilerinin bu ayrımı yapmış ve diğerlerine benimsetmiş olması lazım ki bu imtiyaz çemberleri işlerlik kazansın. Çıplak güçten edinilmiş beceri ve ustalığa kadar uzanan geniş bir kriterler yelpazesi düşünülebilir imtiyaz halini belirleyen unsurun ne olabileceğine dair. Fakat her halükarda bu imtiyazı meşrulaştıracak, daha doğrusu “tanıyacak” bir otoritenin varlığı gerekiyor. Yani kabaca söylersek her imtiyaz bir iyi-kötü, makbul-merdud* yargısının sonucudur ve otoriter bir gücün (yahut daha sıklıkla o güç ile işbirliğinin, ona itaat etmenin) avantajlı durumlara tahvili olarak kurulur. Elbette otoriter gücün başlıca siyasi-toplumsal tecessümü devlet. Bourdieu’nün kitapta atıfta bulunulan nefis tabiri ile “sembolik sermayenin merkez bankası”.
Devletin şiddet, ekonomi ve kültür/eğitim alanlarındaki araçları ve iktidarı tekelleştirmesi ve merkezileştirmesi sürecine paralel olarak, sembolik iktidar da tekelleştirilir ve merkezileştirilir. Sembolik sermaye, her türlü sermayeye (şiddet araçları, ekonomik araçlar, kültürel araçlar vb.) ve özelliğe olumluluk veya olumsuzluk atfetme gücüdür. Bir başka deyişle, devlet sembolik iktidarıyla neyin doğru neyin yanlış, neyin meşru neyin gayrimeşru, neyin değerli neyin değersiz, neyin güzel neyin çirkin, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğunu söyleme gücüne, bu söylediğini dayatma gücüne ve en önemlisi bu söylediğini benimsetme gücüne sahiptir. Bourdieu bu anlamda devleti "sembolik sermayenin merkez bankası" olarak tarif eder. (a.g.e., s.195)
Kitabın ve genel olarak muhtelif imtiyazlılık halleri (beyazlık, erkeklik, vb.) çalışmaları literatürünün en çarpıcı tarafı, içinde balık olduğumuz suları bize hatırlatması ve buna dair kuşkular uyandırıp sorgulamalara kapı aralaması. İmtiyaz sularının derinliği, sağladığı konforun büyüklüğü ve fakat o ölçüde görünmez-/hissedilmezliği nispetinde kişiyi sudan çıkmış balığa çevirmesi, en azından suyun varlığını bildirerek rahatsız etmesi. Kaynağı şüpheli şu meşhur söz üzerinden düşünelim: “Kişi ayrıcalığa alışmışsa, eşitlik ona tahakküm gibi gelir.” (When someone is accustomed to privilege, equality feels like oppression). Doğrusu bu cümledeki “ayrıcalık” ve “eşitlik” halleri uç durumlara işaret ediyor ve ikisinin bizzat aynı kişi/grup tarafından tecrübesi nadiren ve belki ancak tekil bağlamlarda mümkün. Fakat buradaki fikri esnetmenin doğruluğuna halel getirmeyeceği kanaatindeyim. Yani (bu duruma maruz kalan birey veya topluluk anlamında) öznenin illa ayrıcalıklı konumdan eşit konuma bir geçişi de şart değil. Salt ayrıcalıklı konumların sarsılması, ayrıcalığın getirilerinin görece azalması veya yitimi dahi tepkisel duygulanımlara yeterli. Ünlü’nün kitabın son kısmını ayırdığı Türklük sözleşmesinin krizi tam da bu sarsılmalara odaklanıyor. Örneğin günümüzde aşırı sağ gayet hakiki bir rahatsızlık ve gerçek bir öfke üzerinde yükseliyor. Evet, öfkenin Kapitalizmin krizini bertaraf etmeye yönelik bir işlevsellik için kullanılmaya çalışıldığı, manipüle edildiği, “yanlış” hedeflere (örn. Azınlıklara, gçömenlere, vs.) kanalize edildiği bir gerçek. Fakat politik, toplumsal ve/veya ekonomik bağlamda, ayrıcalıklı konumların tehdidi algısı da gerçek. Zira kapitalizmin krizinde ayrıcalıklara dayalı düzenin muhafaza edilebilmesinin tek yolu ayrıcalık çemberlerini dolayısıyla seçilmişler gurubunun daha da daraltılmaktan ve buna mukabil bazı "imtiyaz"lıların imtiyazlarını kısmen ellerinden alarak onları çemberin çeperlerine ve hatta dışına itmekten geçiyor.
Yukarıda sözünü ettiğim “suyu bildirme” potansiyeline direnen refleksleri de hesaba katılmalı. Beni bu notu yazmaya sevk eden ve kitabın kapanışında geçen şu cümleler, aslında bu yüzleşmeye haklı olarak en yakın olması beklenen entelektüellerin yeni bir bilme haline geçmesinin önündeki kritik bir direnç noktasına işaret ediyor. Kitabın çerçevesi icabı “Türklük” üzerinden kurulan bu cümlelerin “ayrıcalıklı konum” gibi daha kapsayıcı bir kavramsallaştırma ile okunmasını öneriyorum.
Türklüğün [= ayrıcalıklı konumun] görme/görmeme, duyma/duymama, bilme/bilmeme, ilgilenme/ilgilenmeme, duygulanma/duygulanmama biçimleri üzerine düşünmek, içinde belli bir düşünümsellik ve otoanaliz potansiyeli barındırıyor. Kişi Türklük [= ayrıcalıklı konumu] üzerine düşünerek, düşüncelerini ve duygularını belirleyen şemaları, Pierre Bourdieu'nün sözleriyle "düşünülebilir olanı sınırlayan ve düşünüleni önceden belirleyen düşünülmemiş düşünce kategorileri"ni, tarihin/toplumun kendi karakterine/bedenine kadar sızmış, nakşolunmuş şekillendirici nüfuzunu fark edebilir. Böylesine bir düşünüş, yani kişinin sadece "dışarı"yı değil kendisini de nesneleştirme çabası, doğal olarak en önce ve en fazla entelektüellerden beklenir. Ne var ki buna, Bourdieu'nün entelektüel dünyaya özgü olarak gördüğü belli bir "narsisizm" tipi engel olabilir: Düşüncelerin sadece entelektüelin kendisine ait olduğuna; düşüncelerinin toplumsal ve sıradan olandan bağımsız olarak oluşmuş ve çıkarsız olduğuna dair bir "bilen özne" yanılsaması. (a.g.e., s.357-358)
Sınıfsal ve toplumsal-kültürel koşullanmışlıklarımızın bir ötesi olduğunu anlayabilmek ve bu gibi yanılsamaları aşmanın belki de ilk şartı “işimize gelmeyen” fikirlere ve gerçeklere açık olmak. Mümtaz benlerimizi temyize götürmeye yardımcı olabilir [2].
NOTLAR
[1] Kelimeler ve Türklük demişken, meraklısına zihin egzersizi niyetine bir grafik. Kelime kökenlerine baktığım Nişanyan Sözlük’te kelimenin yıllar boyunca Cumhuriyet gazetesindeki kullanım sıklıklarını gösteren bir grafik özelliği var. Özel bir anlam veya yorum atfederek değil ama sırf meraktan “imtiyaz” ve “ayrıcalık” kelimelerini aratıp, üzerine iki kelimenin toplamını da ekleyerek hazırladım bunu. Farklı sorular eşliğinde okumaya çalışmak eğlenceli olabilir. Cumhuriyet gazetesi ve okur kitlesi hangi dönemde “imtiyaz” çemberlerinin ne tarafına düşer? Buna bağlı olarak kelimeyi olumlu mu yoksa olumsuz bir manada mı kullanmıştır? Kelimenin görece daha sık veya daha seyrek dile geldiği dönemler hangi koşullara ve olaylara denk geliyor olabilir?


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder