müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ara 2011

Müzik Felsefesinin Sefaleti - II


Sınırları aş(ındır)ma çabası olarak müzik.

Yer yer beylik tanımlar çerçevesinde kalan ifadelerle açmaya çalışayım.

‘Ses’ müziğin yapıtaşı. Her yapıtaşı gibi diğer taşlarla ancak belli bir biçimde bir araya gelerek bir ‘yapı’nın parçası olabilir. Bu bir araya geliş biçimi, en basitinden, ritmdir mesela. Fakat salt sessizliğin müzikal bir değeri olabilirse de, ritmi olmaz. O yüzden, öyle ya da böyle, sese dayanır müzik. Ses ise, ancak titreşimden; titreşim de, her işteş fiil gibi ‘birden çok’tan doğar. Titreşim, kendindeliğin ve başkalığın iç içeliğinin en görünmez tezahürüdür. Titreşimin işitilirliğini mümkün kılan ortamı, örneğin havayı, bir kenara bıraktığımızda dahi, titreşimin olmazsa olmazı birbirine göre hareket halinde iki cisimdir. Bu cisimler ister bir sazın telleri ile ona vuran bir tezene, ister gergin bir hayvan derisi ve bir tokmak, isterse de aralarındaki açıklıkla ‘birden çok’laşmış ses telleri olsun insanın; ses, her daim söz konusu ‘birden çok’un sınırlarının buluşmasına muhtaçtır. Ses, iki şeyin sınırlarının buluşmasından çıkar. Ayrı, yalıtık, kendide oluşların gerçekliğine ve yalanlığına işarettir ses. Elbette gürültü de öyledir. Aradaki farkı, çok kabaca söylemek gerekirse, ahenk oluşturur. Dolayısıyla müzik, sınırların buluşmasından ahenk devşirerek – ya da bu buluşmadaki ahengi keşfederek, algılanır kılarak, sınırlarla ayrılmışların bin bir anlık ‘bir’leşmelerine işaret ve tanıklık eder.

19 Ara 2011

Müzik Felsefesinin Sefaleti - I


Zaman bir denizse eğer, 
ve zamanla kendine has bir ilişkisi varsa müziğin;

pop, dalgalarla oynaşan bir sörfçü,
klasik, okyanusta dümen kıran bir kaptan,
caz, denizin dibini keşfe çıkmış bir dalgıç,
halk müziği, taşlı bir sahilde ayaklarını suya sokan bir çocuk...


27 Eki 2011

Bu da...

"Şu gördüğün," dedi taşla oynayarak, "bir taştır, belli bir zaman sonra toprak olacak belki, topraktan da bitki olarak boy verecek ya da bir hayvana, bir insana dönüşecek. Eskiden olsa derdim ki: 'Bu taş yalnızca bir taştır, değersizdir, Maya dünyasındaki nesnelerden biridir; ama dönüşüm döngüsünde insan ve ruh da olabileceğinden bu taşa da önem veriyorum.' Eskiden olsa böyle düşünürdüm belki. Ama bugün şöyle düşünüyorum: Bu taş taştır, aynı zamanda hayvandır, aynı zamanda tanrıdır, aynı zamanda Buda'dır, ilerde şu ya da bu nesneye dönüşeceği için ona saygı duyuyor, onu sayıyor değilim, çoktan ve her zaman şu ya da bu nesne olduğu için sevip sayıyorum onu. Özellikle taş olması, bana şimdi ve bugün taş olarak görünmesi, özellikle bu sevdiriyor onu bana, damarlarının ve oyuklarının her birinde bir değer buluyorum, sarı renginde, gri renginde, sertliğinde, üzerine vurduğum zaman çıkardığı seste, yüzeyindeki kurulukta ya da nemlilikte bir değer görüyorum. Taşlar vardır, ele alındıklarında yağ ya da sabun hissini uyandırır; taşlar vardır yaprak, taşlar vardır kum hissini verir, her biri de bir ayrıcalık içerir ve her biri kendince Om çeker, her biri Brahman'dır, ama aynı zamanda ve özellikle Brahman olduğu için taştır, yağlı ya da sabunsu hissini uyandırır, işte bu da benim hoşlandığım şeydir, harikulâde bulduğum, tapınmaya değer gördüğüm şeydir. - Ama yeter, daha fazla konuşmayayım. Sözcükler gizli saklı anlamı zedeliyor, dile gelen her şey o saat değişiyor biraz, biraz çirkin, biraz aptalca niteliğe bürünüyor - evet, bu da çok iyi bir şey, bundan da pek hoşlanıyorum, bir insanın hazinesini ve bilgeliğini oluşturan şeyin bir başkasının kulağına her zaman aptalca gelmesine hiç diyeceğim yok."
Hermann Hesse, Sidarta, Sf.168-169 (Çev: Kâmuran Şipal)


2 Haz 2011

Kızarmış Camlar Havada İnfilak Edende

Başlıca iki sebepten gidip gidip geldi son günlerde bu yazının başına oturma motivasyonum. Biri bünyevî, diğeri dünyevî. İlki, bünyemi hiç de alışık olmadığı şekilde aralıksız 8-9 hafta sonu boyunca uzuun (ve haliyle ak olsun kara olsun ciğer düşmanı) gecelere maruz bırakmışlığıma bakılırsa hiç de şaşırtıcı olmayan, üstelik mevsim normallerine de ziyadesiyle uygun gribal durumum. Diğeri ise, “ha birazdan yazayım, ha bu akşam yazayım” deyişlerimin arasında gazetede okuduğum bir haber, sanal ortamlarda gördüğüm iki satır serzeniş, ya da televizyondan yüzüme çarpan kısacık bir görüntü hasebiyle dünya ve memleket hallerini hatırladıkça; sazlı sözlü bir şeyler yazma hevesimin kursağımdan gerisin geri inmesi.

Nağmeli satırlara girmeden evvel son haftaların kayda değer diğer gelişmelerine değinmek gerekirse: 1,5 senelik bir aranın ardından geçtiğimiz hafta 5 günlük bir Ankara havası alındı, her şeyiyle. Ankara’nın şehri gerçekliğinden duyacağım olası bir rahatsızlığın boşa çıkmasına bakılırsa, sandığımdan daha güzel geçti. İnsanları ve muhabbetleri söylemeye zaten gerek yok. Bir de son gününde kara deryalardaki bir fenerin ışıldaması, iyice gönlü ferah dönderdi beni gurbet ellere. Ankara öncesinden süre gelen ev arkadaşı değişim sürecindeki belirsizlik de geçtiğimiz Pazar günü bir Fransız insanı olan Julie’nin Steven’ın ikametini ikamesiyle sonlanınca, bu hafta gönül rahatlığıyla hasta olup yatmak kaldı bana da…

Tüm bunları bir kenara koyarsak, hayatımın en başat rengârengini nispeten üst üste gelen konserler oluşturdu son haftalarda. Şimdi üzerine konuşulmasını en saçma bulduğum bir şey olan müzik üzerine konuşur gibi yaparak, üstelik musikifuruşluk yapıyor görünmeyi de göze alarak bu konserlerden notlar paylaşmak istiyorum sizlerle. Hiçbiri öyle kıyıda köşede kalmış isimler olmasa da, aslında söz konusu müzikleri ve müzisyenleri paylaşmak da diyebiliriz.

Tarih: 13 Mayıs Cuma. Haberdar olduğum günden beri gitmek istediğim ve yaklaşık 15 gün öncesinde “biletlerini şimdiden alayım da son güne bırakırsam bu depresif kafayla hayatta kalkıp gitmem ben” muhteşem motivasyonumla biletlerini almış olduğum, ve iyi ki de öyle yapmış olduğum iki konserden ilki. Sanatkârımız minimalist eserleri ve yaptığı muhtelif film müzikleriyle maruf Philip Glass.

Yer, pop/rock/alternatif sularında Amsterdam’ın en önemli iki konser mekânından biri olan Melkweg. İş çıkışı eve gelip yemeğimi yiyor ve Ponty’ye atlayıp konsere gidiyorum. Konserin başlamasına yaklaşık 20 dakika kala biramı alıp bir kenarda otururken iki şey fark ediyorum: üzerimdeki ceket ve ritm tutmadaki duyusal geçişkenlik.

Ceket aslında önemsiz bir ayrıntı, ama nedense hayatımda ilk kez kendi irademle ceket giyip bir konsere gelmiş olduğumu ayırtsıyorum. Az şey değil; 30 yıldır ilk kez.

Diğeri, bekleme sırasında çalmakta olan cansız müziğe elimdeki bira şişesine parmaklarımla vurmak suretiyle eşlik ederken dank ediyor (Dank u wel!). Bir an için, 7-8 yaşlarımdayken duyularımla ilgili şüpheciliğimi ve bunun beni sürüklediği saçma ampirik arayışlarımı hatırlıyorum. Şöyle ki, o yaş kafasıyla, okulda bize öğretilen beş duyu ve ilgili organların uygunluğundan şüphe edip, her biri için daha uygun uzuvlar olabilir mi diye arayışlara kalkışıyorum. Mesela kokulu bir şey elime alıp, vücudumun muhtelif bölgelerinde dolaştırıyorum. Belki onu burundan daha iyi koklayan bir yer çıkar diye. Ya da acı bir şeyi elimle, dirseğimle, yanağımla yokluyorum; hani dilden daha iyi tat alan ama keşfedilmemiş bir bölge vardır belki. Deneyler o zamanlarda okulda öğretilenlerin sağlanmasıyla son buluyor. Ama o kadar da son buluyormuş demek ki ki, Glass konseri beklentisinde parmak uçları şişeye ritmik olarak konup kalkarken, işte, diyorum, tamamen yanılmamışım. Kulaktan gayrı dokunarak da işitmek mümkün müziği, en azından ritmi. Galiba seviniyorum.

Derken konser başlıyor. Deney bitti, gözlerim açık. Yetmiş beşlik Glass amca olduğundan 20 yaş daha genç gösteriyor. Solo piyano bir eseriyle başlıyor. Sonrasında sadece kendisinin çalmadığı, mahalli sanatçıların onun bestelerini icra ettikleri bir formatta ilerliyor konser. Sözde buralı ama belli ki aslen Uzakdoğulu bir kadın Arpçı, ilk üç Metamorphosis’i çalıyor. Çok etkileyici. Sonrasında asap bozucu ‘süper yetenek’ ekolünden genç bir kemancı birkaç parça çalıyor. Zaten solo keman pek sevmiyorum, bir de böyle zevzekler olunca bilet parasının bir kısmına yazıklanasım geliyor. Geçiyor. Birkaç parça da piyano eşliğinde gospelimsi bir koro tarafından icra ediyor. Arada Glass, Allen Ginsberg’in kendi okuduğu savaş karşıtı şiiri “Wichita Vortex Sutra” üzerine şiirden mülhem bestesini çalıyor. Yabancı dilde bir şiirden ilk defa bu kadar etkileniyorum. Dance, konserin son şarkısı oluyor.

Konser bitince Glass’ın yaptığı müziği bir anlamda kolaycı gören ve yeterince çeşitlenmediğini düşünen görüşleri daha iyi anlıyorum. Sanırım bu zaten biraz da minimalizmin kendiyle ilgili bir tartışma. Öte yandan müzikte ‘az’ın ve tekrarın ne kadar kudretli olabileceğini az çok bilen doğulu kulaklar için Glass’ın yapıtının genelinde müthiş bir çarpıcılığı olmadığı da söylenebilir, orası da öyle. Ama şurası kesin ki vakt-i zamanında yaptığı çok iyi besteleri var bu abinin. Şiddetsizce tavsiye ediyorum.

Diyor, hoop, tam bir hafta sonrasına, Ankara’ya uzanıyoruz.

Ankara’ya gidiş öncesi o tarihlerde ne varmış ne yokmuş diye bakınırken gözüme iliştiydi Gevende konseri. O nispette dinlemesem de çok takdir ettiğim ve daha evvel sadece bir kez canlı dinlediğim, şeker parçası bir grup kendileri. Canlı performansları müziklerine yaraşır derecede başarılı. Fakat konsere gitmek nasip olur muydu, bilmiyordum; nasipti adı üzerinde, oldu. Pelin ve Ozan’la birlikte, eski Ankara günlerinde olduğu gibi, değişmez ön grubu kanda dolaşan votka olan bir Nefes konseriydi. Grubun yeni albümü çıkmış, oracıkta haberim oldu. Adı “Sen Balık Değilsin ki.” Dans etmekten yorulup soluklanmak için duvar dibindeki uzun oturaklara oturduğumda yanıma düşen Ankaralı genç de benim gibi yeni haberdar olmuşmuş albümden. Biraz geç kaldığımızdan kelli “şunu çaldılar mı, bunu çaldılar mı” yollu muhabettin devamında öğrendim. Fakat o sırada, konserin sonlarına doğru kendisiyle daha ilginç bir diyalogun beni beklediğini bilmiyordum elbette. Yine bir soluklanma anımızda, Pelin’le daha önce yine aynı mekanda iştirak ettiğimiz Nekropsi konserinden bahsetmiştik ki, yancı arkadaş kulak misafiri olmuş. Kulağıma eğilip şöyle dedi: “Duydunuz değil mi, die neu Papa ist Deutsch.” Duymuştuk tabii, duymaz olur muyduk? Daha fazlasını da biliyorduk hatta. Sorusuna evet der gibi başımı salladıktan sonra kendisine eğilip, o da bir şey mi, der gibi bir tavırla ekledim: “Er sogar Bayerisch.” Konuşmamız, ilgili şarkı sözünü hatırlayanların tahmin edebileceği üzere, çocuğun “Mein Papa hat gesagt” ve benim ona mukabil “das er ein Panzer ist” cümlelerimizle noktalandı... Velhasılı, Gevende Eskişehir’den çıkmış en güzide gruplardan biridir.

Kurak A’dan tekrar dönüyoruz sulak A’ya. Ankara dönüşümün iki gün sonrası, hava değişimi yorgunluğunu henüz üstümden atamamış, hastalanmaya çoktan başlamışım. Ama gelin görün ki çook önceden alınmış biletlerin ikincisi söz konusuydu. Bu kez bir Çarşamba akşamı, buranın diğer büyük konser mekanı olan Paradiso’ya sürükleniyorum. Yine Ponty’yle, yine tek başıma, ama bu sefer ceketsiz. Bu kez bambaşka bir müzikal tınıya düşüyor yolumuz. Bol gitarlı ve gürültülü, fakat aslen sakin huylu müzikleriyle karşımızda Amerikalı meşhur ‘post-rock’ grubu Explosions in the Sky – nam-ı diğer EITS.

Sınırlarından içeri adım atılmış grip kafası, bu kafayla ben bu konseri nasıl kaldırırım sorularını da beraberinde getiriyor elbet. Konser başlayana kadar somurtuk ama mümkün olduğunca pozitif bir şekilde oturup ön-icracı deneyselci bir amcayı dinliyorum. EITS’nin sahne sırası geldiğinde ayağa kalkmak farz oluyor. Sonrasında konser sazı eline alıyor ve yer yer salınımlı ve içten kafa sallamalı eşliklerle müziğe teslim oluyorum. Yanımda konuşabileceğim biri olsa muhtemelen şu cümleyi kendisine söylerdim: Herifler iyi çalıyorlar yahu! Fakat gelin görün ki Ankara’da iki oralı insan arasında Almanca muhabbetlerin yolunu açabilecek kadar cilveli olan kader burada o işlere girmiyor. Girmesin de zaten, böyle iyi… EITS sahneye çıktığında “Merhaba, biz EITS, Teksas’tan geliyoruz,” konser boyunca bir-iki şarkı arası teşekkürü ve bitiminde “EITS’ı dinlediniz, teşekkürler” demek dışında tek kelam etmiyorlar. İcralarına ilaveten kendilerini daha çok sevmek için bir sebebim daha oluyor. Zaten bana kalırsa iyi müzisyenler ve iyi yazarlar işlerini yaparken veya işleri hakkında konuşmasınlar; ne gerek var, değil mi ama… Konser çıkışı terli terli sıcak bir sigara içiyor ve Ponty’ye atlayıp yüzüme çarpan rüzgar eşliğinde eve dönüyor, böylece yorgan döşeğe giden yolda bir adım daha atmış oluyorum. Ama en azından en çok Replikas ve (nur içinde dinlensin) Dandadadan konserlerinden aşina olduğum o konser çıkışı yüzde aptal gülümsemeli beyin uğuldaması duygusunu buralarda da bana yaşatan müzik tanrılarına şükrediyorum. Şükrederken aklıma EITS tarzı müzikler için kullanılan şu post-rock etiketi geliyor. Rock değil yani bu, post-rock. Neden peki? Neymiş efendim, post-rock aslında rock enstrümanlarını kullanarak rock dışı tarzlarda müzik yapmak falanmış, öyle bir şeymiş… Bu tanıma oldum olası aklım yatmamış olsa da (zira çocukluğumdan beri post-rock dinlerim ben, başka müzik tanımam yani…), kafamda bir ‘post-modernizm’ –ki onun da ne idüğünü tam olarak anlamamışımdır bir türlü– açılımına vesile oluyor: Modernizmin araçlarını kullanarak modernist olmayan şeyler yapmak. Tebessüm ediyorum.

Ve geldik monşerin dört atlısı konserlerin sonuncusuna. İlk albümlerinden bu yana beğenerek dinlediğim, Ankara’da ikamet etmekte olduğum zaman zarfında Türkiye’de sadece bir kez, o da İstanbul’da bir Cuma günü konser veren, işten izin almamın mümkün olmadığı o dönemde konsere gidebilmek için şirkette üstüm olan şahsa durumu anlatıp İstanbul’da bir müşteri görüşmesi ayarlattığım, ancak gitmeme bir gün kala görüşeceğim şahsın trafik kazası geçirmesi neticesinde apışıp kaldığım ve canlı izleme şansını yitirdiğim; ben ayrıldıktan sonra ise Ankara ve İzmir dahil Türkiye’de defalarca konser vermiş olan sevgili Fatima Spar und die Freedom Fries. (İkinci albümleriyle birlikte “und die” yerini “and the”ya bıraktı ama yanlış o!)

FSFF konseri geçtiğimiz Cumartesi, buraya trenle yarım saat mesafedeki şirin öğrenci şehri Utrecht’te. Bu kez yalnız değilim; Haydar ve arkadaşı Turan da var. Konserden 3-5 saat önce buluşuyoruz ki akşama kadar içip coşalım, yol alalım. Tabii ben artık basbayağı hasta bir insanım o esnada, yatsam yatarım, o derece. Ama hiçbir şey yokmuş gibi davranılacak, o konsere gidilecek, gerekirse iyice hasta olunacak ve gece eve dönüp antibiyotiğe başlanacak; planım bu (ki eksiksiz uyguladım planı). Havanın güzel olduğu söylenemez, kapalı, yağmurlu ve rüzgarlı, bok gibiden hallice yani. İstasyonda buluştuktan sonra bir şeyler içmeye başlamadan önce biletleri alalım, aradan çıksın diyoruz. Mekana uğruyoruz ki sadece gişe değil, kapılar da kapalı. Çaresiz kapının yanında gördüğümüz zile basıyoruz. Gençten bir kadın bize kapıyı açtıktan sonra kendini tanıtıp teker teker el sıkışıyor bizimle. Biraz şaşkın, biz de kendimizi tanıtıyoruz, ne kadar misafirperver bir mekanmış diye geçirerekten. Neden sonra bilet almaya geldiğimizi söyleyince, kadının bizi grup elemanı sandığı ortaya çıkıyor, gülüşüyoruz. Gişe konserden bir saat önce açılacağı için bu küçük VIP karşılamanın ardından bilet alamadan oradan ayrılıyoruz. Döndüğümüzde beklenen yolu almış bulunuyoruz. Haydar en önde koşanımız gibi görünüyor, ama hepimizin keyfi yerinde. Biletlerimizi alıp giriyoruz. Önce Romengo adında Çingene müziği yapan Macar bir grup var. Ben enerjimi FSFF’e saklarım diye düşünürken birkaçıncı şarkıda kıpırdanır vaziyette buluyorum kendimi. Arada terli terli kapı önleri falan, onları geçiyorum artık. Sonrasında Fatimagiller geliyor, başlıyorlar çalmaya, başlıyoruz hopzıpa. En ‘swing’ parçalarda bile hayatımın müziği svingmişçesine dans ediyorum. Grup albümden işitildiklerinden de şeker, Fatima mini minnacık fakat asla yerinde duramayan bir sempatiklik abidesi olarak sahnede yaşıyor. Konser sonunda herkes mutlu. İlk kez dinleyenler bile kendini şanslı hissediyor. Hatta aramızdan bazıları Fatima’ya öpücükler göndermekten kendini alamıyor J. Barcelona’nın kupayı kazandığını öğrenmenin de verdiği keyifle konser sonrasında bir süre daha dans ediyoruz. Nihayetinde sıfır kurtla çıkıp evlerimize dönecekken, mekanın girişinde karşıdan gelen Fatima’yı görüyoruz ve kendimizi ayak üstü muhabbet ederken buluyoruz kendisiyle. Müziklerinin ‘Gypsy’ olarak sınıflandırılmasından kendisinin de rahatsız olduğunu öğreniyoruz, seviniyorum. Davulcunun yakında gruptan ayrılma ihtimali olduğunu söylüyor, üzülüyorum. Avusturya’dan sıkıldığını, İspanya’ya taşınma planları olduğunu anlatıyor. Gurbetçi muhabbeti yapıyoruz. Bir ara –laf oraya nasıl geldi hatırlamıyorum– bozuk Türkçesinden ve Türkçe söylediği şarkıları anlayamadığımdan dert yanıyorum. Şarkı sözlerini internete falan koyun bari, diyorum. Tam o anda pot mu kırdım acaba diye geçirirken şöyle bir cevap veriyor: “Ay valla yazıyorum ben sözleri de bir türlü koyamadım siteye, ama yakında koyacağım mutlaka.” Rahatlıyorum. Hep beraber gülüyoruz bir kez daha. (En az birer kez) öpüşüp sarıldıktan sonra, bir sonraki konserde buluşmak üzere oradan ayrılıyoruz.

O gece mutlaka antibiyotiğe başlamam ve sonraki gün de odamı taşımam gerektiği için saate ve yorgunluğa aldırmadan, ayakta halk otobüsü tıklım tıkışlığındaki trene atlayıp eve dönüyorum.

* * *

Dün ve bugün yeni yeni kendime gelmeme bakılırsa hastalanma planımı eksiksiz, hatta fazlasıyla hayata geçirmişim belli ki. Ama hiç değilse kulaklarım duymuş, ruhum doymuş. Afiyet olmamış, olsun varsın. O da olur zamanla.

12 Kas 2010

Sınırlar Sınırlar mı?

Her şey 29 Eylül’de Aylin’in yaz sonrası dönüşü ardından gönderdiği ilk mesajla başladı. Şöyle bitiyordu: “Cuma günü Chantal Mouffe’un söyleşisine gitmeyi düşünüyorum. Haydi gel beraber gidelim!”

‘Hmm, neyin nesi kimin fesiydi bu Chantal Mouffe? İsim tanıdık geliyor ama yazdıklarından tek bir satır bile okumadığımdan neredeyse eminim. Bir bakalım, derdi meramı kabaca buymuş, söz konusu söyleşi de bu. Yurttaşlık, demokrasi ve çoğulculuk. Sıkıcı sanki. İyi de neciymiş bu kadın, derdi neymiş, azıcık karıştırayım. Bla bla bla.. Antagonistik demokrasi değil agonistik demokrasi, peki.’

Olmazsa olmaz bir karasızlık ve son ana kadar gidip gitmeyeceğimi bilmezlik halinin ardından, rezervasyon yapmakta geç kaldığım için yer bulabileceğimden bile emin olmadan gittim, gittik. Bir başlayıp bir duran yağmur, aynı esnada devam ettiğini ve hatta büyüdüğünü öğrendiğimiz Spui eylemi, etkinlik mekânının akademik şaşaası, Estonya’dan alınmış Rimbaud küpeleri gibi gecenin ruh haline dair ipuçları taşıdığı muhakkak ve fakat bir o kadar gereksiz detaylara hiç girmiyorum. Neyse ki ‘bilet’ buldum, içeri girip yerlerimizi aldık. Madame Mouffe konuşmaya başladı. Beklentilerimin aksine, bir İngiliz üniversitesinde müstahdem olmasından ziyade, Belçika kökenli kültürel aradakalmışlıklı bir yurttaş olması hakimdi konuştuğu İngilizce’de. Takibi hayli zordu. Öte yandan cuma iş çıkışı kafasını zorlayıp kulak kesildikçe, harcadığım çabaya pişman olmamak için zor tutuyordum kendimi. Antagonistik değil, evet; illa ki konsensüs amaçlı diyalog da değil, peki; varılacak sonuçtan çok gruplar/taraflar arası çekişmenin, adeta bir müsabaka sürecinin kendisinin değerli olduğu oyuncul bir demokrasi tasavvuru, eyvallah. (Keşke dinlerken not aldığım sayfanın nerede olduğunu bulabilsem şu anda, ama zor, kalkışmayacağım.) Ve tüm bunların düğümlenip, zurnanın zırt diyeceği noktalara gelindiğinde yusyuvarlak kavramlarla bağlayıvermeler. Ne anladım ben bu işten? Zaten ne dediğin de anlaşılmıyor M. Mouffe, bir de hitabetin pek kötü. Çattık valla. Neyse, gereksiz uzatmaları kesiyorum, zira derdim meramını zerre bilmediğim bir ‘düşünür’ ve onun kuramları hakkında ahkam kesmek değil. Gördüğüm bu şaşkınlıksız hayalkırıklığının düşündürdükleri daha çok. Mesela bu kadının bu kadar tanınan ve kıymet verilen bir akademisyen olabiliyor olmasını ancak iki şeyin açıklayabileceğini düşündüm: bir, o akşamki günlük kötü performansı; iki, yazma konusunda muhteşem yeteneklerle donatılmış olabileceği. Neyse, düşündürdüklerinden kastım bunlar da değil. Beynimin altındaki kavram baklası: “sınır.”

Sınırına götürülmeden bırakıldıkta, bir düşüncenin ya da (yusyuvarlayarak) söylemin nasıl yavan geldiği, kaldığı. Ne ki sınırlara taşıma çabasının, sınırlarda sorgulama ve açımlama sevdasının, en nihayetinde, beyhudeliği. Hadi o kadar kötümser perdeden konuşmayayım, değer miliği.

Mouffe’tan günler sonra aklıma düşen bir cümle: değişim, sınırlarda ısrardandır. Tıpkı (sadece kafiye olsun diye değil) sükutun ikrardan olduğu gibi. Değişim ne kadar karşılıyor aklımdakini çok da emin değilim. Hareket mi demeliydim yoksa, ya da devinim falan mı? belki de… Yolda yürümek mesela, adım atmak, en basitinden, ayağının yerle teması sırasındaki sürtünme sınırında ısrar etmekten başka bir şey midir? Ya da bir yudum şarap içebilmek: suyun kohezyon kuvvetini aşmakta ısrar edip onu akışkanlaştıracak kadar zorlamak. Biliyorum, kulağa çok mühendisyen geliyor, ya da 'if you like' Hegelyen. Ama derdim o da değil.

Başa sarıyorum, aslında her şey yukarıda zikrettiğim tarihten altı gün evvel başlamış, ben bunu daha sonra fark etmişim. Zaten bir şeyin ne zaman başladığı ancak başlangıcın üstüne onu başlangıç yapacak başka bir şey olmasından sonra ortaya çıkmaz mı? Antrparantez: Geçenlerde saymaya sıfırdan başlamakta ısrar eden kimdi? Yo, hatırladım. Sıfırdan başlamak değil, sıfıra kadar geri saymaktı o, kontak oynarken, tabii ki Beril… Antrparantez sonu. Çıkar. İşte bu sebepten, saymak (üç diyenlerin de kendince haklı yanları olduğunu kabul etmekle birlikte) ikiyle başlar. Bire geri dönersek, sınırlar mefhumunda… ne diyordum, altı gün önce. Evet, tarih 23 Eylül, bir konser. Meşhur pinpon mekanımız Overtoom 301’in sitesinden haberdar olup merak ettiğim, sonra da fırsat bulup kulak vermeye gittiğim bir “deneysel-caz” konseri. Konser demeye pek çok şahit isterdi aslında, malum konser dediğin, etimo sebeplerle bir kalabalık toplaşma gerektirir. Oysa bu iventimizde, hepi topu 5-10 kişi dinleyici rolüne soyunmuştu. Elbette mesele bu da değil, bunlar hep kandaki alkolün yol açtığı laf kalabalıkları. Bu safsata kısımları için, bir şarkı ismini anmam gerekirse, binlerce özür.

‘Konser’ iki kısımdan oluşuyor. Önce Alamanyalı bir kontrbasçı abimizin tek kişilik performansı, sonrasında da nispeten tıfıl iki arkadaşın (bir bas bir sampler) elktro-deneysel takılmaları. Merak edenler için, ki etmiyorsanız daha fazla okumasanız da olur, etkinliğin resmisi şu:



İlk abimiz Sebastian Gramss, ikinci düomuz da Ballrogg. (Evet, isimlerin sonlarındaki çift sessiz ısrarı hayli Beckettvârî – salt tesadüf mü? Bir şey demiyorum.)

Gramss’ın performansı, kontrbasını yayı ve elleri vasıtasıyla mıncıklamak, dürtüklemek, tıkırdatmak ve pek nadiren gıcırdatmaktan ibaretti. Dolayısıyla deneyselliği tamam da, caz ve hatta müzik olduğu su götürürdü. Fakat gelin görün ki beyni tahrik edici, kulak verdirtici bir yanı vardı. Tıfıl biraderler ise, karşılaştırıldığında, deneysel ‘müzik’ yapıyorlardı gerçekten. Ama olmuyordu, olmuyordu. İkinci kısım sırasında sıkılıp bara seğirttiğimde, o akşam tesadüfen orada barmenleyen Serhat’la S.O.S oynarken bu durumu saçma fakat bir o kadar afili tabirlerle özetleyen cümlelerden de kurmuştum hattâ – şimdi elbette cümleten unuttum söylediklerimi. Velhasıl kelam, “sınırlar” düşünedurması aslında orda düşmüş kafama. Sathı icra yoktur, hattı icra vardır iyi deneysellikte düşüncesi orada beliribelirivermiş.

Sonra efendim, bir yılı aşkın bir süredir okumakta olduğum bir kitabın, Rüdiger Safranski’nin Heidegger: Bir Alman Üstat adlı nadide yaşamöyküsümsü metninin bir yerinde (ki nefis Türkçe çevirisinden dolayı Ali Nalbant’a naçizane takdir sunasım vardır) bu “sınır” kavramı bir başka veçhesiyle karşıma çıkar. Aslında hep düşüneyazdığım bir boyutu olsa da, karşıma çıktığı bağlam etkileyicidir. Heidegger’in Mayıs 1933’te Nazi Almanyası’nda Freiburg Üniversitesi’ne rektör olarak atanmasının ardından yaptığı ve Nazi iktidarıyla cilveleştiği meşhur Rektörlük konuşması akabinde, Karl Jaspers’in, bu konuşmadan için için iğrenmesine karşın Heidegger’e duyduğu ‘saygı’ ve süregelen derin dostlukları neticesinde üstada yazdığı mektupta söyledikleri: “Felsefenize olan güvenim… bu konuşmanın çağa uygun olan bazı özellikleri, içindeki bana biraz zorlama gibi gelen şeyler ve gayet boş bir tınıya sahip gibi görünen cümleler yüzünden sarsılmamaktadır. Bütün olarak, birinin hakiki sınırlara ve kökenlere dokunur şekilde konuşabilmesinden ötürü mutluyum” (a.g.e.; s.358).

Mutluluk?

21 Ağu 2010

Müteferrik Zurna - I

Buruşturulmuş kağıtlar dolu kafamın içi. Yaşamakla yazmak arasında yapılması gereken bir tercihten söz ederdi Sartre Sözcükler’de. Kafama saplanakalmış açmazlardan biridir ilk gençlik yıllarımdan bu yana. Ne zaman yazmaya kalksam ve yaşadıklarımı düşünsem bu gelir aklıma. İki arada bir derede kalakaldığım ve nereden başlayacağımı bilemeyerek ikisini de ıskaladığım hissine engel olamam çoğu zaman: belki de benim trajik hatam da budur. Yoksa trajik doğrum mu demeli? Bakıyorum da, o kağıtları boşuna buruşturmuşum bir kenara atmadan önce. Üstüne yazdıklarım ben yazmaya davranmadığım anda silinip gitmiş zaten. Mürekkebi içime akmış mıdır, bilinmez.

Zurnada peşrev olur mu olmaz mı denemesinin sonu.

Buraya yazmasız geçen zamanlar ekseriyetle güzellik doluydu. Hepsi de yazın güzelliği eşliğinde ve dâhilinde... Kötü bir köşe yazarı edasıyla bir 3P grubu yapabilirim öncelikle. Pelin kokulu Amsterdam günleri, büyük Pearl Jam vuslatı, Paris seyahati.

Haziran sonundan başlayarak Pelin’le burada geçirdiğimiz bir ay, Amsterdam’da geçirdiğim en güzel aydı kuşkusuz. Şimdi dönüp bakıyorum da basbayağı ruhumu aymış o günler. Buraların en kıymetli nimeti olan güneşin gece onlara, on birlere kadar yüzünü gösterirliği ile çift porsiyon günler; bu günlere sığdırılmış parklar, bahçeler; trenler, gezmeler ve yemeler, içmeler, en geniş anlamıyla tebdil-i mevsimin ne kadar ferahlatıcı olabileceğini gösterdi bana.

Zaten diğer iki P de bu bağlamda can buldular.

Tarih: 27 Haziran, yer: Nijmegen Goffert Park. Popüler müzik dinleyiciliği hayatıma 90’ların ortasında girmiş ve oradaki heyecanlı yerini bir şekilde koruyabilmiş belki de tek grup olan Pearl Jam’in, altındaki 7-8 alt grup ve şarkıcıya ayıp olmasın diye ‘tek günlük festival’ olarak kayıtlara geçen konserindeyiz. İçimdeki yeniyetme heyecan damarlarının hafiften canlandığını hissetmenin verdiği heyecan ve buna mukabil “acaba Pearl Jam yaşlanmış mıdır, Eddie’nin böceği ölmüş müdür?” endişelenmeleri, bünyemdeki başat duygular. Hollanda’da yaşayıp yaşayabileceğiniz belki de en güneşli ve sıcak gün. Haydari ve Pelin’le konser alanına öğlen 2-3 gibi giriyoruz. Bir festival geleneği olaraktan ana ve baba sahneler arası yalandan mekik dokumalar, boktan biralarla serinlemeye çalışmalar, asıl konserin heyecanı ve sıcağın bunaltıcılığı neticesinde diğer çalanlara yeterince kulak verememelerle geçen 3-5 saatin ardından, her şey Ben Harper ve saz arkadaşlarının sahne alışı sırasında başlıyor. Ana sahnenin PJ öncesi son konuğu olan Bengiller, bana kayıtlarından duyageldiğimden daha iyi müzik yaptıkları ve daha iyi müzisyenler oldukları izlenimi veriyor. Dikkatimizi ve kulaklarımızı sahneye odaklayıp bunu takibe geçiyoruz. Fakat alandaki esas kalabalık halen ısınma turları havalarında ve serinleme çabalarında festival curcunasına kapılmış, toparlanamamaktalar. O da ne! Bir de bakıyoruz ki bizim Eddie sahneye gelmiş, Ben’le hoşbeş ediyor. Tabii kitlede bir hareketlenme, irkilme; ufak çaplı bir göz parlaması. Birlikte söyledikleri Under Pressure ile Eddie seyircinin nabzını yoklamış, Ben Harper’ı dinleyenler bir nevi ödüllendirilmiş ve bendenizin de yüreğine sular serpilmiş oluyor - Eddie’nin böceği de enerjisi de gayet yerinde.

Derken konser saati gelip çatıyor. İstisnasız her albümden en az bir, PJ’i PJ yapan ilk üç albümden (burada Yaşar’ın ‘üç albüm’ teorisi bir kez daha kanıtlanıyor) en ikişer olmak üzere tüm PJ diskografisinden güzel bir playlist, Eddie Vedder’ın hâlâ müthiş sesi, bitmeyen enerjisi ve yakışıklı sevimliliğiyle su gibi akıp geçiyor konser. Görmemiş olanlar için bunlar da birtakım görseller. Ardından kulak passız ve müsterih bir şekilde istasyonun, oradan da Amsterdam’ın yolunu tutuyoruz gecenin kör saatlerinde. Yorgun ve fakat mutlu bir şekilde. Kulak pası deyince aklıma geldi. Konserden önce sağ kulağım gerçekten de paslıydı, şöyle ki, önceki hafta boyunca hayatımın ilk kulak tıkanıklığı problemiyle cebelleştim. Günlerdir bildiğiniz yarı-sağır olarak işe gidip gelmekte ve yaşamımı sürdürmekte, bir yandan da böyle bir şanssızlığın PJ konserine denk gelecek olmasına üzüm üzüm üzülmekteydim. Sen yılllaaar sonra adamları canlı dinleme fırsatı yakala, onda da stereo dinleme keyfinden mahrum kal. Hiç yoktan iyidirlerle kendimi avutma temrinlerim işe yaramıştı ki, konser için evden çıkmadan yarım saat önce kulağım açıldı. Yüzüme ne kadar yansımıştı bilmiyorum ama, içimde tarifsiz bir rahatlama ve buna bağlı aptal bir gülümseme oluşmuştu. Demek ki neymiş, önemli olan niyet: Mevlana’nın da demediği gibi; görmeye niyetli körün gördüğü, körmeye güdümlü gözün gördüğünden ziyadedir. Kulak için tekrar etmiyorum artık, anladınız…

Şu an yazma kondisyonumun yetersizliğinden mütevellit, en azında bir ara verme ihtiyacı duyuyorum. E şimdi devamını yazmak bugüne kısmet olur mu olmaz mı bilinmez, yazılanlar da bayatlamasın hem diyerek, müteferrik şeytana uymayı uygun görüyor ve ilk tefrikayı sıcağı sıcağına sizlerle paylaşıyorum.

Arkası yarın
.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...