Kolay-Zor 1: Giriş
Kolay-Zor 2: Etimolojik Bakış
Kolay-Zor 3: En Az Eylem Yasası
Simpsons sever misiniz? Ben severdim. Televizyon çağı geçince görüşemez olduk. Canım kardeşimin bana hediye ettiği, çok severek giydiğim bir de Simpsons tişörtüm vardı, üstümde paralandı. O yıllarda farkına bile varmadan kolay-zor üzerine kafa yormaya başlamış mıydım, hatırlayamıyorum. Ama tişört ve üzerindeki Homer Simpson vecizesi dün gibi aklımda.
“Eğer bir şeyi yapmak zorsa, o şey yapmaya değmez.”
Hatta bir arkadaşın “sen de böyle düşünüyor musun?” diye sorduğunu, benim de “pek çok şey için bunun doğru olduğuna katılıyorum” gibi bir cevap verdiğimi hatırlıyorum. Bugünden baktığımda ekseriyetle yabancılaşmış emek gerektiren ve gündelik angarya işleri kastetmiştim gibi hatırlıyorum (geriye ne kaldı :). Fakat bugünden yansıtmalı bir yanılsama ile malul bir hatırlayış olabilir.
Kolay-zor üzerine yazmak için dönüp tekrar arattığımda gördüm ki bu söz dizinin The Otto Show bölümünde, Homer’ın Bart’a baba nasihati verdiği bir sahnede geçiyor.
Gitar derslerine başlayan Bart, iyi bir gitarist olmanın öyle kolay olmadığını görünce sıkılıp dersleri bırakmak ister. Bu isteğini çekinerek babası Homer’a söyler. Bart’ın korkusunun aksine bunu gayet olumlu karşılayan Homer işbu nasihatte bulunur. Bir şey kolayca olmuyorsa zaten uğraşmaya değmezdir.
Homer: Evlat, tabi ki kızmadım. Bir şeyi yapmak zorsa, o şey yapmaya değmez zaten. Şimdi o gitarı; telsiz radyonu, karate kıyafetini ve tek tekerlekli bisikletini koyduğun dolaba kaldır da içeri gidip televizyon seyredelim.
Bart: Televizyonda ne var?
Homer: Ne fark eder.
Homer gibi bir karakterin ağzından döküldüğünde bu nasihat seyirciye (yahut tişörtteki yazıyı gören kişiye) vazedilen değil eleştirilen bir yaklaşım gibi aksediyor. Bununla beraber, Homer’a hak verme eğilimini de gıdıklıyor. Sahneyi gülünç kılan da bu ikircikli duygu durumu sanırım. Homer’ın tavsiyelerine göre yaşanacak bir hayatın taşıyacağı nihilistik tonlar da mizahı karartan bir gölge gibi düşüyor diyaloğa.
Değer mi? Hiç
Konumuza dönelim. Bu veciz sözdeki “değmez” yargısı, kolay-zor tartışmasında başka bir uğrağa kapı aralıyor: Değer. Dikkat buyuralım, Homer, doğrudan ve anında istediğin sonuca ulaşmana izin vermeyen bir uğraş kötüdür, yapılmamalıdır, uğruna çaba harcanmamalıdır, demiyor. Bu çabayı göstermeye değmez, diyor. Yani kendince ‘pragmatik’ bir getiri götürü hesabına göre iyi gitar çalıyor olma sonucu, o sonuca ulaşmak için vereceğin çabayı meşrulaştırmaz, iyi gitar çalacaksın da ne olacak, hatta çok uğraştığında bunu becerebileceğinin garantisi bile yok, demiş oluyor bir yerde. İşte bu noktada arzu edilen sonuç ile o sonuç için sarf edilecek gayretin nasıl mukayese edilebileceği sorusu, yani değer sorunsalı kendini gösteriyor. Ölçülebilir olmayan sonuçlar bakımından bir eylemin ona değer olup olmadığını tartmanın güçlüğü. Bu tartımı hesaba vurmaya çalışmak bu eylemi salt sonuca, hem de süreçten koparılmış bir sonuca indirgenmek anlamına gelmez mi? Ya da zor gibi görünüyorsa zordur ve değmez deyip çıkmalı mı işin içinden? O kadar kolay değil.
Bir de her sapakta kolayı seçmenin bir noktada çıkmaz sokakta sonlanma ihtimali var. Hep kolaycılık birkaç sapak sonra sistemi tıkayabilir yani. Bu yüzden, maddi ya da gayrı-maddi, emek ve meta akışının bu ‘akışkanların’ en az direnç ile karşılaşacağı şekilde örgütlenmesinin nihai arzu olduğu günümüz düzeninde dahi, zordan tamamen arındırılmış bir tahayyül geliştirmek ne mümkün ne istenir olsa gerek. En azından belli durumlarda, zoru seçmenin ve zor uğruna çabalamanın yaratacağı anlam ve değerler, bu sistemin inşası ve işleyişi için hala faydalı türevlerdir. Bir nevi beka meselesi yani. Dolayısıyla, insan eylemliğinin sistem içre En Az Eylem Yasası (ENAZE) çerçevesine oturtulduğu bir paradigmada bile bu eylemlik bütününde bir marjinal zor tortusu oluşur. [1]
Başka türlü söylersek, ekseriyetle “buna değmez zorluklar”dan kaçınmanın mevcut durumu/gidişatı berdevam kılacağı doğruysa da, bu zorluklara girişmenin her türlüsünün bizi evrensel düzlüğe yaklaştıracağı doğru değildir. Daha aktif ve gayretkâr olmak, mutlak bir pasifliğe (mesela televizyonda ne olursa olsun oturup izlemenin sağlayacağı konfora) kıyasla, elbette çok daha fazla anlam ve değer hissi yaratma imkanı sunar. Ne var ki, mevcut değerleme paradigmasını zorlamadığı, onun dışına hamle etmediği takdirde bir yeniden değerlemeye, yeniden anlamlandırmaya varması hala uzak ihtimaldir.
Ha Gayret
Yazıya Homer Simpson ve onun pragmatik nasihati ile başlamıştık. Bir diğer Homer (Homeros) tarafından da tasvir edilen Sisifos söyleninden doğru bu kez bir başka Amerikalı şahsiyete ve onun görüşlerine bağlayalım. Pragmatizmin kurucu felsefecilerinden William James, Sisifos hikayesinde özgül bir ifadesini bulan insanın biteviye çabalama halini, “gayretkâr ruh hali” (strenuous mode) kavramı ile ahlak felsefesinin önemli bir bileşeni olarak kullanır.
"İnsanın ahlaki yaşamındaki en temel ayrım, pratik olarak, rahat [easy-going] ruh hali ile gayretkâr [strenuous] ruh hali arasındaki farktır. (...) Gayretkâr ruh haline sahip olma kapasitesi muhtemelen her insanın içinde yatar, ancak bazılarında bu kapasiteyi uyandırmak diğer insanlara göre daha zordur. Daha şiddetli tutkular, büyük korkular, sevgiler ve öfkelere ihtiyaç duyar; ya da adalet, hakikat veya özgürlük gibi daha yüksek sadakatlerin derinlemesine nüfuz eden çağrısına. Engebe [high relief], onun ortaya çıkması için bir gerekliliktir. Tüm dağların düzlendiği, tüm vadilerin doldurulduğu bir dünya, onun [gayretkâr ruh halinin] ikamet etmesi için uygun bir yer değildir. Bu yüzden bu ruh hali münzevi bir düşünürde hiç uyanmadan sonsuza dek uykuda kalabilir. Kendi gözüne sadece kişisel tercihleri olarak görünen çeşitli idealleri onun için aşağı yukarı hep aynı değerdedir: onları paşa gönlü nasıl isterse öyle kullanabilir. İşte bu yüzden de Tanrının olmadığı salt insani bir dünyada, ahlaki enerjimizin cazibesi, azami harekete geçirme gücüne erişemez. Elbette hayat, böyle bir dünyada bile gerçek anlamda etik bir senfonidir; ancak bu senfoni, birkaç çorak oktav etrafında döner ve bir türlü sonsuz değerler gamına açılamaz. (...) Gayretkâr ruh hali kapasitesi doğal insani imkânlarımızın o kadar derinlerinde yatar ki, Tanrı'ya inanmak için metafizik veya geleneksel bir dayanak olmasaydı bile, insanlar sadece sıkı yaşamak ve varoluş oyunundan en keskin lezzet imkânlarını elde etmek için bir bahane olarak Tanrı'yı varsayarlardı." [2]
James, geliştirdiği “gayretkâr ruh hali” (GRH) ve “rahat ruh hali” (RRH) kavramları ile insanın hayata, ahlaka ve güçlüklere karşı takınabileceği iki temel tavır arasında bir ayrıma gidiyor. Ona göre bu ruh halleri anlık duygu durumları olmanın ötesinde, kişinin gerçekliği nasıl tecrübe ettiğini ve zorluklara nasıl karşılık verdiğini belirler. “Hayattaki dertler karşısında sinen” bir tavrı tanımlayan RRH içindeki insan, pasif ve konforlu bir konumdadır ve mücadeleden, zordan ve istikrarını sarsabilecek risklerden kaçınır. Bu durum kişiyi potansiyelinin dar bir kısmına hapseder.
Buna karşın mücadeleci bir tavra karşılık gelen GRH; yüksek bir amaç ve gaye uğruna, zorluğu, acıyı ve riski göze almaya yönelik aktif bir isteklilik ile tanımlanır. Yüzü ileri dönük olan GRH, dolayımsız ve anlık konfora odaklanmak yerine geleceğe ihtimam gösterir. Özetle, James’e göre tecrübemizi geliştirip derinleştirmek ve hayatı anlamsızlıktan kurtarmak ancak GRH’de yaşamak ile mümkündür. Böyle bir yaşam, insan varoluşunun en yüksek formunu sunar.
James’in zor ile kolay arasındaki tercihleri merkezine alan ahlak felsefesi, insanı adeta ENAZE'yi takip eden bir cisim gibi kodlayarak kolaycılığı “doğal” addeden sığ yorumun tam tersini öneriyor. Mealen diyor ki, insan tam da zoru seçerek insan olabilir. Gelecek perspektifinden yoksun, ana sıkışmış konfor hali ne anlam yaratabilir ne anlamlı bir yaşam tecrübesi. Bu önermede “anlam” yerine pekala “değer” de konabilir. Bilhassa ahlaki bir hayatı belirleyenin değerler olduğu düşünülürse. Elbette burada Homer Simpson’ın “değmez”inin zıttı faydacı bir değerden değil, ahlaki bir ilkeye ya da doğruya yaslanan bir vasıftan söz ediyoruz. [3]
Evet, rahat, kolaycı ruh halinden değer veya anlam çıkması zor. Üstelik, kolayca vurdumduymazlığa varabilecek olması hasebiyle “bana dokunmayan yılan” kayıtsızlığını çağıran bir yanı var. Peki James’in önerdiği kadarıyla GRH bunu aşmaya ne kadar el veriyor? En az eylem yasasının yukarıda değindiğim ve bir önceki yazıda bir eleştirisini sunmaya çalıştığım kolaycı yorumu gibi, söz konusu ahlak felsefesi ile kısıtlı kalan GRH mefhumunun da benzer eksiklikleri var.
İlk olarak belki şunu söylemek gerekiyor: James’in GRH lehine yürüttüğü savunu neticesinde vurguladığı nokta, Tanrı inancının ve dinin bu ruh halini ayakta tutmak için taşıdığı önem. Böylesi bir metafizik üst güç yahut inanış olmadan GRH’nin varlığını sürdürmesinin neredeyse mümkün olmayacağı gibi bir yere varıyor. Bu çıkarım, savunulan görüşe kısa yoldan bir bütünsellik sağladığı için bana kolaycı bir teorik hamle gibi görünüyor. Öte yandan, kolay-zor etrafındaki tartışmadan fazla uzaklaşmamak adına, GRH’nin bir üst güce dayanması gerekliliğine ve bu üst gücün ne mene bir şey olabileceğine dair sorulara kalkışmadan, James’in bu çıkarımını paranteze alarak devam edelim.
Genel hatlarıyla yukarıda değindiğimiz RRH-GRH ayrımı üzerine kurulu ahlak felsefesinin temel eksikliği, kanımca, tıpkı kolaycı ENAZE yorumu gibi bireyselci paradigma topraklarında boy veren bir kuram olmasından kaynaklı. RRH’nin kısıtlarını, özetle, kişisel potansiyelin kısıtlanması ve birey için hayatın anlam kazanamaması üzerinden tarif etmesi. Buna karşın, bu pasif ve kayıtsız tavrın doğuracağı “bana dokunmayan yılanları” yok sayması, yani toplumsal ölçeğe uzanmayan, apolitik diyebileceğimiz bir ahlak ile yetinmesi. Denebilir ki GRH, yani gayretkâr tavır, açık ki politik mücadele için de geçerlidir. Evet, geçerlidir, fakat bunu kişinin şahsi tecrübesini zenginleştirip hayatını anlamlı kılması perspektifine sıkıştırmak bu geçerliliğe işaret etmediği gibi, James’in önermesinin böyle bir yorumuna izin de vermiyor.
Bir Kez Daha: Ölçek Sorunsalı
Çerçevenin ne olduğu, ya da yine ENAZE tartışmasında savunduğum görüşe atıfla söylemem gerekirse “sistem” veya “evren”in hangi ölçekte tanımlandığı, bu önermenin ne söylediğini (ve söylemediğini) belirliyor. Mesela James’in GRH mefhumunda bireyin yüzünü döndüğü geleceğin vadesi nedir, kimleri kapsamaktadır? Diyelim ki ben birey olarak “kendi potansiyelimi gerçekleştirmek”, “hayatıma anlam katmak” için zorluklardan ve risk almaktan kaçınmıyorum.[4] Böyle bir tavır şüphesiz pasif bir tutuma kıyasla hayattan anlam devşirmeye daha çok yarayacaktır. Lakin bu tavır, kendimden gayrı varlıkları gözeten, başka bir ifadeyle toplumsal ve politik ölçekte nasıl bir anlam teşkil eder; bir evrensel düzlükle ne kadar ilişkilendirilebilir? İlişkilendirilebilir mi? Ben doğrudan olumlu bir yanıt vermekte zorlanıyorum.
Teslim edelim, tüm ahmaklıklarımıza rağmen bazı zorlukları seçmenin bir sonraki aşamada daha hayırlı olabileceğini, bizi daha ‘kolay’ bir vaziyete erdirebileceğini idrak edip buna göre davranabilecek kadar akıllı varlıklarız. Ancak bu seçişler sadece hemen önümüzdeki (birkaç) engebeyi aşıp kendi ara düzlüğümüze varma gayesi ile kısıtlı kaldığında, hayatlarımızdaki engebeleri azaltıcı ya da onları aşma kudretimizi artırıcı sonuçlar doğurmaz. Bilhassa o engebeler tam da çözümü bireyselin ötesine taşıyamayışlarla semirip büyüyorsa.
Kişinin ben-merkezli dünyasında daha arzu edilir bir sonuç için zora katlanmaya, göze almaya, dahası bunu seçmeye istekli tavrına, (en az eylem teorisinde geçen lokal ve evrensel bahsinden mülhem) ben-merkezli “lokal zorculuk” diyelim. Konfor alanından çıkıp zor kaslarını bilemek için iyi bir başlangıç olabilir. Ancak konfor alanından çıkmanın otomatik olarak konformizmi aşmak anlamına gelmediğini, bildirilmiş hadlerimizi aşacak adımı atmadığımız sürece evrensel bir kolaya yol almanın mümkün olmayacağını hatırda tutmalı. Bireyin kendi ilerleme ve anlam yaratma sürecine odaklı bu “kendine zor”, tam da haddini bilmeye, statükonun dayattığı o zımni kural ve yasalara aynen uymaya devam ettiği için basbayağı konformist. Bir evrensel kolaya yönelmediği ölçüde toptan kudretlendirici olmadığı gibi, hayatın hayati unsurlarını hepimiz için zorda bırakmaya devamla malul.
Bin bir zahmetle ulaşılmış nefis bir gitar soloyu Homer Simpson’ın oturma odasındaki ekranda izlemek bile ruha ve kulaklara hoş bir seda sunabilir. Ancak birlikte yaratılacak bir ortak yaşam senfonisinin icra edileceği bir şenliğin yanına bile varamaz. Zaten bu konser televizyondan da yayınlanmayacaktır muhtemelen.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder