Haddi zıddında iki kavramı düşünüyorum: kolay ve zor.
Birer kavram mı bu kelimeler gerçekten? Değilse bile düşündükçe kavramlaşıyorlar. Eylem ve tercihlerimizi, bir bakıma hayatı, bu ikisi cinsinden ele almaya yeltenen bir zihin egzersizi koca koca kategorileri kavramanın değişik yollarını açıyor.
Ne anlıyoruz kolaydan? İstenir, arzu edilir bir şey. Öyle ya, bir şeyin kolayı varken zorunu kim seçer? Hem o ölgün sese inanacak olursak “her şeyin bir kolayı var”. Diyelim ki öyle, bir şeyin kolayı ile o şeyin kolay olmayanı aynı mı bakalım?
“Sonuç odaklı” bakışa göre, evet. Netice itibarıyla yani (haticenin itibarı ne olacak?). Ya da sadece kolay yoldan giden yolcu ve onun vardığı yer ile kısıtlarsan bakışı, yine evet; iki yolun sonuçlarının, çıktılarının benzer olması onları aynı yapmaya yeter diye düşünülebilir. Tek boyutlu kolaycılık diyelim bu perpspektife – hem kolayı bireysel ve çizgisel olarak ele aldığı hem de kestirme bir bakış sunduğu için.
Gelgelelim açıyı genişletip ötekini ve başka varlıkları/varoluşları – yol metaforundan devam edersek, diğer yol ve yolcuları, hatta yolu planlayıp inşa edenleri – de hesaba katan bir perspektiften, daha bütüncül bir yerden bakınca işin çetrefillenmesi işten değil. Boyutu artırıp gözümüzü zora koşmayı göze almak demek bu. Bir edimin belli bir sonuca ulaşma bakımından belli bir anda belli bir faile kolay olması, herkes için kolay olması ya da bütüne uzun erimli bir kolaylık sağlaması anlamına gelmez. Farklı bedenler, farklı algılar, farklı yetiler için kolayın zor, zorun kolay olabilmesinden söz etmiyorum sadece, orası besbelli. Şöyle bir şey daha çok: herhangi bir tekil varlık için kolay bir yolu tutmak, diğerlerinin yolunu uzatıyor, işini zorlaştırıyorsa ne olacak? Ya da şimdinin bir tekil kolayı, (müstakbel) bir çoğul kolaylığın hilafına işliyorsa? Bu sorulara fizik-madde sistemi bağlamında verilecek yanıtlar ile sosyal-beşeri ilişkilenimler açısından verilecek yanıtların aynı olmayacağı kendini kolayca sezdiriyor.
Farklılaşma nereden kaynaklanıyor olabilir peki – iki düzeyi kolay-zor mefhumları açısından mukayeseli bir biçimde kavramaya çalışmak bilhassa sosyal-beşeri olana dair bize ne söyler? Öyle sanıyor ve umuyorum ki, bu iki sıradan “kavramı” özelden genele, yahut doğadan topluma doğru bir sorgu prizmasından geçirmek işin rengini değiştirip çeşitlendirmeye, yaşantımızda bilerek ya da bilmeyerek zoru ve kolayı seçişlerimize dair nüanslı bir anlayış geliştirmemize, dahası bu tercihlerde direksiyonu farklı yönlere kırmamıza kapı aralayabilir.
Tekil, çoğul ya da bütüncülde kolayı-zoru tetkik etme çabası işte böyle çağırıyor yaşamın büyük kategorilerini – siyaseti, iktisadı, etiği, estetiği. Ve iki kutup arası olası geçişkenlikler eşliğinde onları kavrayışımızı gözden geçirmeye davet ediyor bizi – dikkat kesildiğimde benim kulağıma gelen bu en azından. Bir hüsn-ü duyuntudan mı ibaret, yazdıkça belli olur belki.
Bir dizi farklı yazı ile mevzuyu muhtelif yerlerinden ele alarak genişletmeye çalışacağım. Kelimelere etimolojik bir bakış atıp sonrasında "en az eylem" yasasına, kolay-zorun kapitalist toplumsal ilişkilenmelerin neresine denk düştüğüne, müzik örneği üzerinden sanat ve estetikteki tezahürüne, hayatiyet/özgürlük ile ilişkisine ve kimbilir bunların beni sürükleyeceği başka hangi ara mevzulara değinmek niyetindeyim.
Zor da olsa kolay gelsin cümle(leri)mize.
