9 Nis 2011

Memento Nulli

Meslek icabı gün boyu ekrandaki metinler üzerinde bol bol imleç sallıyorum. Bana imlemedeki yardımlarının ufak bir karşılığı olarak belki de, arada başıboş gezintilere çıkarıyorum imleç efendiyi harfler arasında, çoğu zaman gayrı ihtiyari... Son günlerde tesadüfî bir buluşmanın sıklığının giderek arttığını fark ettim – uzaktan bakılınca pekala büyük I sanılabilecek olan dikey doğru parçası kisvesindeki imleç ile “o” harfinin buluşmasından bahsediyorum. Bir diğer buluşma da bakışlarım ve beynim ile ortaya çıkan geometrik manzara arasında yaşanıyor elbette. Sonra o gereksiz zihinsel geçişler silsilesi genişleyerek bu saçma yazıya kadar uzuyor.

Evet, I imlecinin “o” harfçiğiyle öpüşmesi, Φ imini meydana getiriyor, ben de öyle bakıp düşünüyorum her seferinde. Aa, Yunancadaki Fi harfi diyorum, fi tarihinden kalma harflerin en güzeli. Sonra diyorum ki, bir de boş küme tabii. İçinde hiçbir şey olmayanın sembolü… Aslında daha matematiksel bir dille söylemek gerekirse, içinde hiçbir şey olanın... Her şeyin alt kümesi olan, ama altında hiçbir başka küme olmayan, olsa olsa sonsuz tane kendisinden olan o şeyin.

Sonra hikayeyi bir adım daha öteye götürüp ‘cursor’ diye düşünüyorum, ‘lanetleyici’ mi demek acaba bir yandan? Valla görünüşe bakılırsa bu fantezi hiç de inanılmaz durmuyor. Baksanıza kendi halindeki o harfi öpmesiyle hiçliğe nasıl da yuvarlayıverdi o’nu lanet olasıca!

Ama güzel buluyorum işte Φ işaretini. Hem hatırlıyorum, (Fluxus’ın F’si münasebetiyle olsa gerek) hem manyetik hem optik akış birimini imlemek için de kullanıyordu bu sembol fizikte. Boşlukta akan ışık; ilerleyen dalgalar – ışımaya dikilmiş boş bakışlar ve sair şeyler…

Ardından gerçekliğe yumuşak bir dönüş yapmak için belki, kendimi söz konusu sembole dair malumat içeren internet sayfalarında buluyorum. O da nesi! Meğer o boşluk simgesi olan “lanetli o” ile Yunancadaki malum harf arasındaki ilişki bir cisim benzerliğinden ibaretmiş. Boşluğun imi olan aslında Φ değil de Æ imiş. İlk olarak Nordik bir matematikçi kullanmış bunu vakt-i zamanında. Hani o dillerdeki bildiğimiz Ö olarak okuduğumuz harf var ya, oymuş işte. Jes Høgh’ün ø’sü yani, ya da Søren Kierkegaard’ın…

‘Özlem’in ö’sü mü yani, diye soruyorum kendime. Yoksa başka bir şeyin mi?

Cevabı bilmiyormuş gibi yapıyorum.

20 Mar 2011

Godot gelmedi, biz gidelim...

Eliot’lu aranağmeyi saymazsak dört ay oldu yazmayalı. Bu geçen zamanın dökümünü olup bitenler üzerinden yapmaya niyetim yok bu kez. Arada elbette onlarca yazılası anlar, fikirler geldi, hatta kimileri kafamda çalakalem yazıldı, ama öyle ya da böyle kelimeye dökülme fırsatı bulamadılar ve yazılamadan ecelleriyle uzaklaşıp gittiler. Arkalarından yas tutacak değilim. En beylik avuntum da, vakti geldiğinde – eğer gerçekten gelirse – bir şekilde tekrar çıkıp geleceklerine dair inancım.

Şimdi yazacaklarım ise yine geçen zaman zarfında yaşananlar arasından süzülüp gelen üç adet iki vakit evveller. (Düzeltme: yazım esnasında son ikisi düşmüş, bir adet vakt-i evvel kalmıştır – buna ne kadar ‘bir’ denebilirse…)

Başlıyorum.

Bundan tam iki ay önce, sıradan bir iş gününün sabahında, bilgisayar başında aldım haberi: Ünal Nalbantoğlu da gitmişti. “Da”nın müsebbibi, hem onca farklılıklarına rağmen birçok kişinin zihninde birlikte anılmaları, hem de üniversite hayatım boyunca Ünal hocayla birlikte bende iz bırakmış olan iki insandan biri olması sebebiyle, Ulus Baker. Ulus’un 2007’deki ölüm haberini aldığımda neler hissettiğimi anlatmaya yeltenecek değilim. Kendime bile anlatmış değilim zira, hatta böyle bir gereksinim duyduğumdan bile şüpheliyim. Tek bildiğim yoğun bir eksilme duygusuna kapıldığım, biraz da öfkelendiğim – yokluğu varlığından daha hayırlı olabilecek onca insan varken ölümün niye onu erkenden buluverdiği yollu. Ünal hoca için de aşağı yukarı böyle şeyler hissettim sanırım. Eksildim, eksildik, eksilttiler. Ya da belki zaten fazlaydılar, bilmiyorum. Fakat şurası bir gerçek ki, onlara dair bir şey yazmak gibi bir niyetim oluşmadı uzun süre, ta ki bu ihtiyaç aradan geçen zamanda iyiden iyiye kendini hissettirene kadar. Yazmaya da henüz birkaç gün önce karar vermiş olmalıyım.

İkisiyle olan kişisel tarihimin; yakınlık (ya da uzaklık) derecemin bana ne denli onlar üzerine yazma hakkı verdiği su götürür. Ama yazıyorum işte, çünkü inandığım bir şey var: rezonans. Salt bir inançsa bile bu, pek kıymetli buluyorum diyeyim.

Önce Ünal hocanın Ulus’un ardından yaptığı o eşsiz konuşma. İzlediğimde ilk fark ettiğim şey, ziyadesiyle gelgitli ilişkilerine rağmen iki insanın farklı perdelerde de olsa belli bir rezonansla düşünmüş/hissetmiş olmasının kutsallığı oldu. Bir de, içten içe, Ünal hocanın kendi vedasının ardından nasıl bir perspektiften anılmak istediğine dair belli belirsiz bir ipucu verme refleksi. Aslında bu Ünal hocanın konuşması değil. Onun aracılığıyla dostluğun, yaşamın ve ölümün fısıltılarından, Ulus’un, Heidegger’in ve Aristoteles’in seslerinden derlenmiş bir beste. Zaten benim gözümde hep orkestral besteler yapan bir kompozitördü Ünal hoca. Ölçülü, ahengi ve armonisi hesaplı, her bir notasının, her bir esinin amacı belli; özündeki zanaatkârlığı her daim öne çıkaran eserlerin, icraların adamı.

İşte o konuşmanın metni:


Meseleyi sadece biyografiye indirgemeksizin, dünyayla olan derdimizle ilgili, Ulus’un vesile olduğu dertle ilgili bir miktar zamanınızı almak istiyorum. Onun için en sona yakın söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Aristoteles üzerine bir derste, bildik bir Alman düşünürü onun için şöyle der: Aristoteles yaşadı, çalıştı ve öldü; gerisi önemsizdir. Bizim karşımızda duran Aristoteles, Heidegger, Gadamer veya Ulus Baker artık bir yazıdır. Fakat yazı olmanın bize getirdiği ciddi bir problem vardır. Bunu birazdan ele almak istiyorum, sabrınızı taşırmadan.

Ulus, Heidegger’in dediği gibi, taş gibi unufak olmadı, çünkü taşın dünyası yoktur. Bizden farklı olan hayvanlar gibi, Ulus’un bedeni, üzerinde anlaştığımız biçimiyle ‘telef’ de olmadı. Çünkü hayvanların dünyası yarım, belki yarımdan da azdır bilindiği gibi. Ama Ulus öldü. Ölmek insana yaraşır bir şey. Ölmeyi tek tasavvur edebilen, üzerinde konuşabilen hayvan türü biziz. İster doğal dillerde olsun, ister doğal dillerin arasında dolaşan ve o diller içinde karşılık bulan yapay dillerde olsun, biz dünyalar kurarız. Ve o dil dünyalarda yaşadığımız için, onun içine doğduğumuz, onun içinde sosyalize olduğumuz için, onun içinde de ölürüz. Hayvanlar ölmez, telef olur; ama biz hayvanlar ölürüz. Ulus da bu dil dünyanın bir ustası olarak öldü. Bu ölüm konusuna en sonda tekrar döneceğim. Ve bir gam kederle değil.

Hepimiz, bildiğiniz gibi, kendimiz tarafından ve başkaları tarafından biz hakkında ürettikleri öykülerin kesişme noktalarıyızdır. Bunun içine bir yığın efsane girer. O kişileri yüceltiriz, yerin dibine batırırız, ama çoğu zaman bu, o benlik, o kimlik, o kişilik hakkında pek doğru bir şey söylemez. Ben de doğru bir şey söyleyebileceğime pek inanmıyorum. Ulus da bu senaryoların kesişme noktasında oluşan bir kişiydi. Sanırım bu nokta, aşağıda kısaca üzerinde duracağım ve kendimce Ulus’la ilgili önemli gördüğüm cepheler aydınlığa çıktıkça biraz daha belirginleşecektir. Onun için ben birkaç noktayı şöyle özetleyebilirim: Birincisi, bilgi-belge konusu; belgelerin üzerinden nasıl bilgi ürettiği. İkincisi, kişiler-arasılık ve dostluk konusu. Özellikle onunla yakın mesaide bulunmuş, danışmanlığını yapmış bir hocası olarak bu benim için çok önemli. Üçüncüsü, düşünce, söz ve yazı… Ve son olarak, ölümü…

Ulus’un en önemli yetilerinden birisi, yaşamın kaba düzyazısındaki gizli şiiri, düzyazının şiirinde dışavurabilmesidir. Bu o kadar önemlidir ki benim gözümde, ne okuduysam Ulus’tan, yaşamın içindeki kaba, ham düzyazıyı bir şair, bir ozan kadar – ki biliyorsunuz düzyazı da şiirdir – iyi oluşturduğunu, dans ettirdiğini gördüm. Bunun çok belirgin, özellikle üzerinde duracağım bir örneği, onun internette de bulunan ‘İgnoramus = Bilmiyoruz / Bilinçdışının bir Eleştirisine Doğru’ yazısıdır. Orada sadece kendisine özgülükle saptadığı sözcükler değil – örneğin Oedipus emperyalizmi yahut akademik kolonyalizm-sonrası, psikanalizin iktidarlara hizmet edişiyle verdiği zarar gibi sözcükleri değil, aramızda konuştuğumuz için bildiğim, Needham’ın mesela Batı düşüncesinin kafatası içine kapanıklığı sözcüklerini de bulabilirsiniz. Önce uluslar arası düzeyde, SSCI’e itibar eden dergilerde yayımlanmak için fazlasıyla uzun, Ulus’un özensizliklerini gösterdiği için yer yer Türkçe’de çok ilginç… Çünkü Ulus bir bilinç akışıyla yazmaya başladığı zaman meselenin sübstansına girer, cümle gereği bazı yerler düşük mü, fazla aldırmazdı. O yazıya bakarsanız Toplum ve Bilim dergisinin 70. sayısında, psikanalizin sorgulanmasını da, ki psikanalizi de sorgulamamız gerekir çok ciddi biçimde, göreceksinizdir. Sadece onun özgün, benim de paylaştığım bir sezgisini – sezgi konusuna geleceğiz – şu cümlesinde bulabiliriz. (Özellikle benim ve diğer hocalarımızın neslinin bildiği bir dönemde, Marx ile Freud’u yaklaştırma çabası çok eskiydi düşüncede. Bunun yanlış olduğuna, belki Marksçılığın içinde sonradan pozitivizm olarak belirlenecek bir hatanın, psikanalizin içinde de katı bir pozitivizmin bulunduğuna geç de olsa erdik.) Kendisi şöyle diyor: “Marx ile Freud arasında evliliği, kuramlardan birinin ihmal ettiğini diğeriyle doldurarak kurtarmaya çalışmak boşunadır.” Sonuna dek paylaşacağım bir cümle, bir yargı.

Biz Ulus’un dünyayla olan kuramsal derdini – kişisel demiyorum, onun için psikolojikleştirmeyelim lütfen – ve kendine özgülüğünü, henüz layık olduğu biçimde anlayarak değerlendirmeye başlamadık, kanımca. Acaba, balık hafızalı modernler olarak, bu anma günleri geçtikten sonra da girişecek miyiz, çok da emin değilim. Ulus’un Marx’tan alıp kullandığı önemli bir sözcükle şunu söylememe izin verin, aslında bu öykü, de ta fabula narratur sözcüğüyle ilgilidir – anlatılan senin hikâyendir, bizim hikâyemizdir.

Gelelim ikinci noktaya. Dostluğa. Sonunda dostluğun varacağı bir nokta vardır, o da varoluşun siyasetidir. Ulus’un bunun çok iyi bildiğini ben biliyorum. Bildiğiniz gibi ünlü Nikomakos’a etiğinde dostluk için gerekli üç şeyden söz eder Aristoteles öğrencilerine. Bir, işe yararlılık. Bu daha çok gençler arasında olan bir şeydir. Genç kalmanın sahtekârlığını yapan ileri endüstrili enformasyon düzeyine geçmiş ve çocuk kaldığı iddia edilen bol psikoterapistli toplumlarda bu işe yararlık çok egemendir, kalıcı olmamasına rağmen. Onun için dostluk kalıcılığını çok çabuk yitirir. Aristoteles bunu çok güzel saptamıştır Atina toplumu ve diğer Yunan devletleri için. İşe yararlık, yaşlılık ve orta yaşlılığı daha da fazla mutlu eder. Yaşlı olan insanlar artık şüphecidirler, kuşkuyla bakarlar dünyaya. Onun için kolay kolay dostluk kuramazlar ve dostluk kurmaları genellikle işe yararlık üzerinden olur. Zaman zaman Ulus’un buna girip çıktığını gördüm ben. Hepimiz girip çıkıyoruz. İkincisi haz, çok önemli bir şey. Dostlar birlikte olmaktan haz duymaktadırlar. Gerçek bir dostlukta, bir yemekte, ilişkiyi paylaşmakta, bir konuyu tartışmakta, bir kitabı okumakta, şiir okumakta birbirlerine, mutlaka bir haz vardır. Dostluğun önemli bir momentidir haz. Ama o da çok kalıcı olmayabilir. Bunu da ben Ulus’ta, o hazzın gelip gittiğini, bazen işkenceye dönüştüğünü – muhtemelen onun açısından da öyleydi – müşahede etmişimdir. Ama ideal dostluk diye bir şey vardır ki hiçbirimizin gerçekleştiremediği fakat kutup yıldızı gibi yönümüzü tayin ettiğimiz bir momenttir. O da şudur: İdeal dostluk, der Aristoteles, iyi üzerine kuruludur. Ancak bu dostluk kalıcılık taşır. Bu anlamda her birimizin Ulus’la olan dostluğunun bir şekilde ideale çok yaklaştığını, en azından kendim için söyleyebilirim. Çünkü dostun iyiliğini gerçekten ister dost. Herkes hem kendinde iyidir mutlak anlamda, hem de dostu için iyidir, der Aristoteles. Bu kolay değil. Ben bunu başarabilen biri değilim. Ama ben de yakın geçmişte yenmeye çalıştığım ciddi bir rahatsızlık geçirip hastanede yatarken, Ulus’un, sezmekle birlikte ölüme gittiğini, kendisinin beni çok aradığını biliyorum. Dost olarak aramıştır beni, hem de bir kere iki kere değil. Ardından birçok kişiye de tembih etmiştir. İşte dostluğun üzerine bunları söyledik ama hep ‘biz’i yapan Aristoteles’te bir şey zerinde durmadık, o da belki gizli dördüncü momenttir: hiçbir şey zorla olmaz. Dostluk da zorla olmaz. Daima bunun, onun deyimiyle phiein, doğası gereği, doğa olarak gelişmesi gerekir dostluğun. Bir anlam kazanması, bir kalıcılık edinmesi için… Peki bunu nasıl gerçekleştirebiliriz? Ben sanıyorum ki Ulus’la olan dostluğumuzda, zaman zaman çok zımpara gibi oldu, çok bıktırıcı oldu, çok yorucu oldu, kendisiyle ortak bir derde bakabildik. Çünkü dostluğun içindeki mesele sadece hastayken birbirine yararlı olmak değil, bunlar gelip geçici öyküler bence. Ama dışımızdaki bir üçüncüye bakabiliyor muyuz ve bu zorlamasız oluyor mu? Esas nokta buradadır. Çoğu zaman böyle bir şey oldu veya olmadı demekten çok, bu soru doğru mudur? Belki de doğru bir soru değildir. Ama şunu biliyorum, Ulus’la ben ortak iş çıkaramadık. Uğraştık da… O da authentically istedi. Mesela Herklitos fragmanlarını Türkiye köylü lisanıyla çevirmek istedik. “Merkep neylesin altını, saman dururken,” sözün gelişi. Veya konuşurken, ünlü “Zaman dama oynayan bir çocuktur, egemenlik işte o çocuğundur” lafını, tam Türkçemize nasıl oturtabiliriz diye, orada beni uyandıran bir şey Ulus’un engin Yunanca bilgisiydi. Aslında aşık kemiği atmaktan bahsediyordu. Hani aşık kemiği oynar ya köylü çocukları. Herhalde Efesli çocukları gözlemekten, kendisi de oynadığı için Heraklitos… Biz onu Ulus’un ‘büyük’ esprisiyle şöyle bağlamıştık: Zaman aşık atan bir velettir, hakimiyet veledindir. Ama bunlar böyle kaldı, sürdüremedik. Keşke bütün o fragmanları çevirebilseydik bu dilde, bu minval üzere. Ayrıca şunu da söyleyeyim, yalnızca ortak konularda değil, kendi de başlamaya söz verdiği birçok şeyin ardını getiremedi. Nedendir bilmiyorum, bu benim için her zaman onun Psyche’siyle, ruhuyla ilgili bir bilmecedir. O, bir biçimde o şeyler gündemden çabucak düştü, der. Mesela Jean-Pierre Faye’ın, kendisinin çok değer verdiği Langages Totalitaires isimli kitabını çevirmeye başlamıştı. Hatta ilk sayfalarının yazıcıdan çıkmış kopyası ben taşınmadan önce bir yerlerde duruyordu, umarım hala duruyordur. Yalnız şunu biliyorum, Ulus her zaman kronolojik zamanı reddetmiştir. Yani kendi özgür zamanını yaratmıştır. Bu başkaları için zaman zaman işkence de olmuştur. Elisabeth hoca hatırlayacaktır, kağıt stoğumuzun çok az olduğu günlerde Ulus’a master tezini yazdırmak bir işkenceydi zaten, ben koridorlarda bağırıp çağıran bir kötü adama dönüşmüştüm ama başında durmak zorundaydık. Ve ben, kendisi büyük bir rehavetle sigarayı yakıp da başkanlık odasında anlatmaya başladığında sabrım bir anda tükenmişti. “Yeter, sana sadece on beş dakika… On beş dakikada kendini ifade et.” Tabii on beş dakikada Ulus kendini ifade etmedi. Benim orada geçirdiğim bunalımı takdir edersiniz. Bu özgür zamana döneceğim tekrar.

Ulus’un, burası önemli, daha çok bir söz ustası, içinde öldüğü dil dünyanın bir söz ustası olduğu düşüncesindeyim. Steiner’ın yargısını neredeyse doğrularcasına, yazıdan çok sözün akışında var oluruz, der Ulus. Doğal bir diyalog kurabileceği insanları bulduğu anda, burada yaratıcılığın üst noktalarına çıkardı, karşılıklı da çıkılırdı. Gene de, seçkin yalnızlığın acımasız hazzını yaşıyor muydu Ulus, her zaman düşünmüşümdür. Seçkin yalnızlık kolaylıkla acılı yalnızlığa dönüşebilir. Zaman zaman onu da gözlemlediğimi itiraf ediyorum. Bizim kaygımız, dolayısıyla, şurada yatıyor bence Ulus’la ilgili olarak. Artık biz onun kendisiyle değil, yazılarıyla söyleşebileceğiz. Bunun getirdiği çok büyük bir sorun var önümüzde. Sözde olduğu gibi olmayacak hiçbir şey. Çünkü yazı, söylemi her zaman tutuklar, hapse atar. Yazılı metinler düşünceyi mermer bir abideye dönüştürürler. Velev ki kitap bir abide olsun. Ama sözün akıcılığı, onun yaratıcı hataları, içine düşülen çukurlar, karşıdakinin “yok, öyle değil ama” deyişi[nden yoksundur]. (Bu arada gülmek de onun içinde. Bizim aramızda her zaman bir gülme, bir dalga geçme; kendimizle en başta dalga geçme vardı.) Yazı ne denli güzel olursa olsun, bellek hanımın zanaatlarını felce uğratır, atropiye düşürür, der Steiner. Ulus belki de herkesten daha kolay geri dönebileceği okula, belki de bu nedenle sırt çevirip arada dolaşmayı seçti. Hafızayı deterjanlayan bugünün okul sistemi, sadece üniversiteden söz etmiyorum, ona pek uymadı galiba. Ama gene de neden gitti İstanbul’a, başka üniversitelerde ders vermeyi, seminer vermeyi tercih etti? Onu şöyle açıklayabileceğimi sanıyorum: kendisi söze her zaman öncelik tanıdı. Çünkü seçkin yalnızlığın içinde ne kadar zahmet çekerse çeksin insan, eğer bunu birileriyle paylaşmazsa, bir duygu ve söz cemaatiyle bunu paylaşmazsa, sözleri orada dolaşıma girmezse, çıldırabilir. Çok tehlikeli bir konu – sözün dolaştığı bir cemaat... Bu cemaati kurmak için belki de Sappho’nun Kıbrıslı kız Aphrodite için söylediği ‘Kıbrıslı düzenbaz kız’ rolüne bile soyunmuş olabilir. Zaten Homeros’un alegorsi de vardır İlyada’da: Aklı başında kişinin bile aklını çelen, baştan çıkarıcı kemeri Afrodit’in bu, der. Belki de o kemeri bir anlamda bu Kıbrıslı delikanlı takmış ve böylece birçok insanı dünyayla olan ortak derdimize doğru iğfal etmiştir.

Kendisine öte yandan empoze edildiğini, zorlama olduğunu algıladığı her şeyi, o şey yararına bile olsa, bir şekilde yapmaktan kaçtığını biliyoruz. Bu konuda bir becerisi yok. Benim hep yanlış anladığım bir şey var. Ben insanların konuşa konuşa ortak bir noktaya varabileceğine inanıyorum hep. Belki bu çok büyük bir yanılgı. Rasyonel, ussal şeyler yapabileceğimize inanıyorum hep. Ulus’ta bunun işlemediğini gördüm. Bu bizi belki de çok önemli bir yere getirecek. Ulus’un, doğal diyalog kurabileceği insanlar bulduğunda dahi, burada inatla bazı şeylerden vazgeçmediğini, kendi zararına da olsa inatla sürdürdüğünü gördük. Bu bir anlamda aydınlanma diyalektiğinin kişi düzeyindeki en tipik örneğine dönüştürüyor Ulus’u. Bir yandan, sevgili arkadaşı – belki de doktora tezinin yazılmasında en büyük etken olan – Harun Abuşoğlu’nun bir teşhisiyle, formüllerle düşüncede akıp giden, ya da şöyle diyelim, formüllerle us yürüten bir kişi. Aynı zamanda da duygulara sezgiyi ek getiren, taşıyan – neredeyse bedensel bir sezgi, düşünülen bir şey halinde değil, beden canı sezgisi – böylece de kendi zamanını yaratan, yöneten ve aktaran bir kişiydi. Sabır gerektiren bir kişiydi. Ben o sabrı pek gösteremedim. Bunun, benim gibi boş zamanın karşısına özgür zaman diken çalışmaları olan biri için bile, ne denli büyük bir baskı ve sabırsızlık yarattığını itiraf ediyorum huzurunuzda.

Son olarak, gelelim majesteleri ölüme… Ölüm sorusu ayağını sürükleyen, sürdüren, patinaj yapan bir sorudur; hep de öyle kalmıştır. Kendisi majesteleri ölümle buluşmadan önce son günleri nasıldı bilmiyorum, onu arkadaşları bize anlatsınlar. Ama İstanbul’a gitmeye karar verdiğini duyduğum zaman, içimdeki sezgiyi söyleyeyim, bu işin sonlanacağı hissi beni kaplamıştı. Ne zaman olacağını bilmiyordum ama olacaktı. Kendisinin, Stoacılar gibi nihaî ama tam bir oruç olmasa da özgürce bir seçişle, Stoik bir tutumla intihar ettiğini düşünüyorum. Yavaş bir ölüm bunun getirdiği… Ve bu, altını çizmek isterim, özgür bir seçişti. Ulus bunu seçmiştir. Bundan ötürü suçlanacak değildir, bundan ötürü ağlayacak değiliz. Muamma şudur: “kendimize karanlığızdır.” Biz en başta kendimize karanlığızdır. Sanıyorum Ulus da kendine karanlıktı. Bedeniyle, canıyla kendisine karanlıktı. Son sıralarında belki bu Stoik intihara giriştiğinde, bir süre sonra ne yaptığını hissetmeyecek kadar uyuşmuştu. Bu soruyu sormadı bile. İşte bu bizi şu muammayla da karşı karşıya getiriyor; Ulus taş gibi unufak olmadı, öteki hayvanlar gibi telef olmadı; öldü. Ölüm bir soruysa eğer, ölümün kavranamazlığı üzerine çok gitmemiz gerekmiyor. Neden? Çünkü yaşamın öte yüzü olan ölümün kavranamaz oluşu, yaşamın en yüce utkusudur da ondan.

Üç momentten bahsediyor ya Ünal hoca, artık kendisi de o üç köşeli uçuruma açıldığına göre hem kendisi hem de Ulus hakkında üçgen gevezelikler etmekten alamıyorum kendimi. (Bu satırları yazarken beklemediğim denli ağır bir hava çöktü üzerime, biraz da bunu dağıtmak için, izninizle...)

Ulus’un en kendine has yanı, belki de yaşamak, çalışmak ve ölmek momentleri arasındaki sınırların hepten kaybolduğu bir yaşam sürmesi oldu. Ya da bu sınırları yok sayarcasına yaşadı diyelim. Böyle bakılınca, onun müziği daha çok bir tür serbest-caz gibi çalınmıştır kulaklarıma: doğaçlamanın tüm imkânlarını özgürce kullanan, ufacık bir temayı bile içinde kaybolurcasına çeşitleyebilen, ama etrafında döndüğü letimotiv (biraz kulak verebilirseniz) neden sonra sezilen. Öyle çeşitli; bir o kadar da yekpare. Fakat yine de zihnime kazınmış üç andan söz edebilirim ona dair (ki bazı ‘an’ların, tüm bir tarihten ve hikâyelerden daha yoğun, daha değerli, daha özel olabileceğini sıklıkla kendisi de söylerdi):

İlki, sık sık “ölümü düşünün” deyişi. Bahsettiği muhtelif konuların arasında, o muzip dil ve zihin maharetleriyle yaptığı enfes geçişlerin bir kısmı, incecik patikalardan hep bu kapıya çıkardı: “ölümü düşünün.” Ama cümlenin anlamına ve ilk etkisine inat, bulutları düşünün, elmaları düşünün der gibi; orada gerçekten tefekküre değer bir alan olduğuna hiç zorlamasız ikna eden bir edayla...

İkincisi, içtiği sigaranın ucunda zamana, ama en çok da yer çekimine meydan okurcasına uzayıp giden kül… Hala ne zaman sigaramın külü bir parmağı geçse, o gelir aklıma.

Üçüncüsü, ufka bakış sessizliği. Çoğu zaman sınıfta sorduğu bir soruyu takip eden sessizlikte, pencereye dönüp dünyaya yönelttiği o nesnesiz bakışlar...

Düşünüyorum da, bu sıraladığım üç an belki de tek bir anın parçaları. Artık hangi sırayla, hangi iç içelikle tasavvur edileceklerse.


16 Germen eyaletinin Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan ayrılıp Ren Konfederasyonunu kurduğu, Sovyetler Birliği ile Litvanya arasında imzalanan barış anlaşması ile Sovyetler’in bağımsız Litvanya’yı tanıdığı, Norveç’li besteci Geirr Tveitt’in ahşap evinde çıkan yangında eserlerinin tamamına yakınının kül olduğu, Rus Filozof Nikolay Çernişevski, Fransız şair Max Jacob ve Şilili şair Pablo Neruda’nın doğduğu, Erasmus’un öldüğü gün öldü Ulus Baker.

Hasan Ünal Nalbantoğlu’nın ölümünün gündaşları arasında ise, Goethe’nin Faust’unun ilk kez sahnelenmesi, Küba’nın İsrail’i resmen tanıması, Almanya’da son Vosvos’un üretilmesi, bilinen ilk bilgisayar virüsünün tedavüle girmesi, Hrant’ın vurulması ve Edgar Allan Poe’nun doğması vardı.

Ve bunların hiçbiri tesadüf değildi.



"Godot gelmedi, biz gidelim"

İkisi de hareketsiz kalır,
ama giderler. Sahne kararmaz,
bekleyiş devam eder,
kaldığı yerden.



* Yukarıda geçen konuşmanın videosu için: http://vimeo.com/15133196
* Ünal Nalbantoğlu'nun bazı yazılarına şuradan ulaşılabilir.
* Ulus Baker'in birçok yazısı ise şu adreste: http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?ulus_baker

10 Mar 2011

Bir Yerden Başlamak için, Yeniden..





"Keşfe devam, keşfe devam
Bütün keşiflerimizin sonu
Başladığımız yere varmak olacak
Ve ilk kez anlamak orayı.
Anısı paslı, meçhul kapının ardında
Uzanan son bakir toprak parçası
İşte başladığımız yer;
En uzun akarsunun kaynağında
O gizli çağlayanın sesi
Ve elma ağaçlarında çocukların
Bilinmez, aranmadı ki
Ama işitilir sükûnunda, belli belirsiz
İki dalgası arasında, denizin."


"We shall not cease from exploration
And the end of all our exploring
Will be to arrive where we started
And know the place for the first time.
Through the unknown, unremembered gate
When the last of earth left to discover
Is that which was the beginning;
At the source of the longest river
The voice of the hidden waterfall
And the children in the apple-tree
Not known, because not looked for
But heard, half-heard, in the stillness
Between two waves of the sea."

(T.S. Eliot, Four Quartets, Quartet No.4: Little Gidding)

12 Kas 2010

Sınırlar Sınırlar mı?

Her şey 29 Eylül’de Aylin’in yaz sonrası dönüşü ardından gönderdiği ilk mesajla başladı. Şöyle bitiyordu: “Cuma günü Chantal Mouffe’un söyleşisine gitmeyi düşünüyorum. Haydi gel beraber gidelim!”

‘Hmm, neyin nesi kimin fesiydi bu Chantal Mouffe? İsim tanıdık geliyor ama yazdıklarından tek bir satır bile okumadığımdan neredeyse eminim. Bir bakalım, derdi meramı kabaca buymuş, söz konusu söyleşi de bu. Yurttaşlık, demokrasi ve çoğulculuk. Sıkıcı sanki. İyi de neciymiş bu kadın, derdi neymiş, azıcık karıştırayım. Bla bla bla.. Antagonistik demokrasi değil agonistik demokrasi, peki.’

Olmazsa olmaz bir karasızlık ve son ana kadar gidip gitmeyeceğimi bilmezlik halinin ardından, rezervasyon yapmakta geç kaldığım için yer bulabileceğimden bile emin olmadan gittim, gittik. Bir başlayıp bir duran yağmur, aynı esnada devam ettiğini ve hatta büyüdüğünü öğrendiğimiz Spui eylemi, etkinlik mekânının akademik şaşaası, Estonya’dan alınmış Rimbaud küpeleri gibi gecenin ruh haline dair ipuçları taşıdığı muhakkak ve fakat bir o kadar gereksiz detaylara hiç girmiyorum. Neyse ki ‘bilet’ buldum, içeri girip yerlerimizi aldık. Madame Mouffe konuşmaya başladı. Beklentilerimin aksine, bir İngiliz üniversitesinde müstahdem olmasından ziyade, Belçika kökenli kültürel aradakalmışlıklı bir yurttaş olması hakimdi konuştuğu İngilizce’de. Takibi hayli zordu. Öte yandan cuma iş çıkışı kafasını zorlayıp kulak kesildikçe, harcadığım çabaya pişman olmamak için zor tutuyordum kendimi. Antagonistik değil, evet; illa ki konsensüs amaçlı diyalog da değil, peki; varılacak sonuçtan çok gruplar/taraflar arası çekişmenin, adeta bir müsabaka sürecinin kendisinin değerli olduğu oyuncul bir demokrasi tasavvuru, eyvallah. (Keşke dinlerken not aldığım sayfanın nerede olduğunu bulabilsem şu anda, ama zor, kalkışmayacağım.) Ve tüm bunların düğümlenip, zurnanın zırt diyeceği noktalara gelindiğinde yusyuvarlak kavramlarla bağlayıvermeler. Ne anladım ben bu işten? Zaten ne dediğin de anlaşılmıyor M. Mouffe, bir de hitabetin pek kötü. Çattık valla. Neyse, gereksiz uzatmaları kesiyorum, zira derdim meramını zerre bilmediğim bir ‘düşünür’ ve onun kuramları hakkında ahkam kesmek değil. Gördüğüm bu şaşkınlıksız hayalkırıklığının düşündürdükleri daha çok. Mesela bu kadının bu kadar tanınan ve kıymet verilen bir akademisyen olabiliyor olmasını ancak iki şeyin açıklayabileceğini düşündüm: bir, o akşamki günlük kötü performansı; iki, yazma konusunda muhteşem yeteneklerle donatılmış olabileceği. Neyse, düşündürdüklerinden kastım bunlar da değil. Beynimin altındaki kavram baklası: “sınır.”

Sınırına götürülmeden bırakıldıkta, bir düşüncenin ya da (yusyuvarlayarak) söylemin nasıl yavan geldiği, kaldığı. Ne ki sınırlara taşıma çabasının, sınırlarda sorgulama ve açımlama sevdasının, en nihayetinde, beyhudeliği. Hadi o kadar kötümser perdeden konuşmayayım, değer miliği.

Mouffe’tan günler sonra aklıma düşen bir cümle: değişim, sınırlarda ısrardandır. Tıpkı (sadece kafiye olsun diye değil) sükutun ikrardan olduğu gibi. Değişim ne kadar karşılıyor aklımdakini çok da emin değilim. Hareket mi demeliydim yoksa, ya da devinim falan mı? belki de… Yolda yürümek mesela, adım atmak, en basitinden, ayağının yerle teması sırasındaki sürtünme sınırında ısrar etmekten başka bir şey midir? Ya da bir yudum şarap içebilmek: suyun kohezyon kuvvetini aşmakta ısrar edip onu akışkanlaştıracak kadar zorlamak. Biliyorum, kulağa çok mühendisyen geliyor, ya da 'if you like' Hegelyen. Ama derdim o da değil.

Başa sarıyorum, aslında her şey yukarıda zikrettiğim tarihten altı gün evvel başlamış, ben bunu daha sonra fark etmişim. Zaten bir şeyin ne zaman başladığı ancak başlangıcın üstüne onu başlangıç yapacak başka bir şey olmasından sonra ortaya çıkmaz mı? Antrparantez: Geçenlerde saymaya sıfırdan başlamakta ısrar eden kimdi? Yo, hatırladım. Sıfırdan başlamak değil, sıfıra kadar geri saymaktı o, kontak oynarken, tabii ki Beril… Antrparantez sonu. Çıkar. İşte bu sebepten, saymak (üç diyenlerin de kendince haklı yanları olduğunu kabul etmekle birlikte) ikiyle başlar. Bire geri dönersek, sınırlar mefhumunda… ne diyordum, altı gün önce. Evet, tarih 23 Eylül, bir konser. Meşhur pinpon mekanımız Overtoom 301’in sitesinden haberdar olup merak ettiğim, sonra da fırsat bulup kulak vermeye gittiğim bir “deneysel-caz” konseri. Konser demeye pek çok şahit isterdi aslında, malum konser dediğin, etimo sebeplerle bir kalabalık toplaşma gerektirir. Oysa bu iventimizde, hepi topu 5-10 kişi dinleyici rolüne soyunmuştu. Elbette mesele bu da değil, bunlar hep kandaki alkolün yol açtığı laf kalabalıkları. Bu safsata kısımları için, bir şarkı ismini anmam gerekirse, binlerce özür.

‘Konser’ iki kısımdan oluşuyor. Önce Alamanyalı bir kontrbasçı abimizin tek kişilik performansı, sonrasında da nispeten tıfıl iki arkadaşın (bir bas bir sampler) elktro-deneysel takılmaları. Merak edenler için, ki etmiyorsanız daha fazla okumasanız da olur, etkinliğin resmisi şu:



İlk abimiz Sebastian Gramss, ikinci düomuz da Ballrogg. (Evet, isimlerin sonlarındaki çift sessiz ısrarı hayli Beckettvârî – salt tesadüf mü? Bir şey demiyorum.)

Gramss’ın performansı, kontrbasını yayı ve elleri vasıtasıyla mıncıklamak, dürtüklemek, tıkırdatmak ve pek nadiren gıcırdatmaktan ibaretti. Dolayısıyla deneyselliği tamam da, caz ve hatta müzik olduğu su götürürdü. Fakat gelin görün ki beyni tahrik edici, kulak verdirtici bir yanı vardı. Tıfıl biraderler ise, karşılaştırıldığında, deneysel ‘müzik’ yapıyorlardı gerçekten. Ama olmuyordu, olmuyordu. İkinci kısım sırasında sıkılıp bara seğirttiğimde, o akşam tesadüfen orada barmenleyen Serhat’la S.O.S oynarken bu durumu saçma fakat bir o kadar afili tabirlerle özetleyen cümlelerden de kurmuştum hattâ – şimdi elbette cümleten unuttum söylediklerimi. Velhasıl kelam, “sınırlar” düşünedurması aslında orda düşmüş kafama. Sathı icra yoktur, hattı icra vardır iyi deneysellikte düşüncesi orada beliribelirivermiş.

Sonra efendim, bir yılı aşkın bir süredir okumakta olduğum bir kitabın, Rüdiger Safranski’nin Heidegger: Bir Alman Üstat adlı nadide yaşamöyküsümsü metninin bir yerinde (ki nefis Türkçe çevirisinden dolayı Ali Nalbant’a naçizane takdir sunasım vardır) bu “sınır” kavramı bir başka veçhesiyle karşıma çıkar. Aslında hep düşüneyazdığım bir boyutu olsa da, karşıma çıktığı bağlam etkileyicidir. Heidegger’in Mayıs 1933’te Nazi Almanyası’nda Freiburg Üniversitesi’ne rektör olarak atanmasının ardından yaptığı ve Nazi iktidarıyla cilveleştiği meşhur Rektörlük konuşması akabinde, Karl Jaspers’in, bu konuşmadan için için iğrenmesine karşın Heidegger’e duyduğu ‘saygı’ ve süregelen derin dostlukları neticesinde üstada yazdığı mektupta söyledikleri: “Felsefenize olan güvenim… bu konuşmanın çağa uygun olan bazı özellikleri, içindeki bana biraz zorlama gibi gelen şeyler ve gayet boş bir tınıya sahip gibi görünen cümleler yüzünden sarsılmamaktadır. Bütün olarak, birinin hakiki sınırlara ve kökenlere dokunur şekilde konuşabilmesinden ötürü mutluyum” (a.g.e.; s.358).

Mutluluk?

3 Eki 2010

Şeyler

Incalculable are the benefits civilization has brought us, incommensurable the productive power of all classes of riches originated by the inventions and discoveries of science. Inconceivable the marvelous creations of the human sex in order to make men more happy, more free, and more perfect. Without parallel the crystalline and fecund fountains of the new life which still remains closed to the thirsty lips of the people who follow in their griping and bestial tasks.

Malcolm Lowry

...

Böylece onlar ve dostları, sevimli ve tıklım tıklım dolu dairelerinde gezileriyle, filmleriyle, kardeşçe bir dostluk içinde geçen ziyafetleriyle, kusursuz tasarılarıyla yaşıyorlardı. Mutsuz değillerdi. Kaçamak, anlık bazı yaşam sevinçleri günlerini aydınlatıyordu. Bazı akşamlar yemeği yedikten sonra masadan kalkmaya karar veremiyorlardı; bir şişe şarabı bitiriyorlar, cevizleri kemiriyorlar, sigaralarını yakıyorlardı. Bazı geceler gözlerine uyku girmiyordu; yarı oturur halde, yastıklara dayanarak, aralarında bir küllük sabaha dek konuşuyorlardı. Bazı günler saatlerce sohbet ederek dolaşıyorlardı. Vitrinlerin camlarında gülümseyerek kendilerine bakıyorlardı. Her şey kusursuz gibi geliyordu onlara; serbestçe yürüyorlardı, hareketleri rahattı, zaman onlara yetişemiyor gibiydi. En küçük hareketlerinin –bir sigara yakmak, bir külah sıcak kestane almak, bir istasyon çıkışında kalabalığın arasına ustalıkla karışmak– onlara, tükenmez bir mutluluğun dolaysız, somut ifadesi gibi gözükmesi için, kuru soğuk, rüzgârlı bir günde, günbatımında, sıcacık giysiler içinde sokakta, acelesiz ama sıkı adımlarla bir dost evine doğru yönelmiş olmaları yeterliydi.

Ya da bazı yaz geceleri, hemen hemen hiç tanımadıkları mahallelerde uzun uzun yürürlerdi. Yusyuvarlak bir ay gökyüzünde parıldar ve donuk ışığı tüm nesneleri aydınlatırdı. Issız, uzun, geniş, yankılanan yollar eşzamanlı adımların altında çınlardı. Tek tük birkaç taksi, neredeyse sessizce, ağır ağır çekip giderdi. O zaman kendilerini dünyanın efendisi gibi hissederlerdi. Anlatılmaz güçleri, inanılmaz gizleri ellerinde tutuyormuşçasına, tanımadıkları bir coşku duyarlardı. El ele tutuşarak koşarlar, kaldırımlar boyunca kaydırak, seksek oynarlar, hep birlikte bağırış çığırış Cosi fan tutte’yi ya da Messe en si’yi söylerlerdi.

Ya da bir restoranın kapısını iterek içeri girerler, tapınma derecesindeki bir coşkuyla çevredeki sıcaklığa, çatal bıçak seslerine, kadehlerin çınlamasına, alçak sesli konuşmalara, bembeyaz örtülerin vaat ettiklerine bırakırlardı kendilerini. Şaraplarını büyük bir ciddiyetle seçerler, peçetelerini açarlardı; işte o zaman, baş başa, sıcacık, yeni yaktıkları ama az sonra mezeleri gelince söndürecekleri sigaralarını içerlerken, yaşamları salt bu güzel zamanların bitmez toplamı olacakmış, her zaman mutlu olacaklarmış gibi gelirdi onlara, çünkü mutlu olmayı hak ediyorlardı, çünkü mutluluğa hazır olmayı biliyorlardı, çünkü mutluluk içlerindeydi. Karşı karşıya otururlardı; yemeği acıktıktan sonra yiyeceklerdi ve bütün bu nesneler –beyaz kaba dokuma örtü, mavi bir leke gibi duran bir paket Gitanes, porselen tabaklar, biraz ağır çatal kaşıklar, kadehler, taze ekmek dolu hasır sepet– içten içe duyulan, uyuşmanın sınırındaki bir zevkin her zaman yeni çerçevesini oluştururdu: hızın verdiği duygunun bir bakıma tıpkısı, bir bakıma tam karşıtı olan, müthiş bir durallık, müthiş bir doluluk duygusu. Bu hazır masayla birlikte mükemmel bir eşzamanlılık izlenimine kapılırlardı: dünyaya gömülmüş, onunla uyum içindeydiler, orada rahattılar, korkacak hiçbir şey yoktu.

Bu iyi işaretleri açığa çıkarmayı hatta yaratmayı belki de başkalarından biraz daha iyi biliyorlardı. Kulakları, parmakları, damakları sürekli fırsat kollarcasına, ufacık bir olayla hemen kendini gösteren bu uygun anları bekliyordu. Ama, kendilerini yavan bir dinginlik, sonsuzluk duygusuna bıraktıkları, hiçbir gerilimin bozamadığı, her şeyin dengede durduğu, hoş bir yavaşlık içinde bulunduğu böyle anlarda, sevinçlerinin gücü, kendinde geçici ve dayanıksız olan ne varsa hepsini öne çıkarıyordu. Her şeyin bir anda yerle bir olması için çok büyük bir olay gerekmiyordu: en küçük uyumsuzlukta, basit bir kararsızlık anında, fazlaca kaba bir işaretle mutlulukları paramparça oluyordu: hep neydiyse yine o oluyor, bir çeşit sözleşme, satın alınmış bir şey, zavallı kırılgan bir nesne, onları şiddetle, varoluşlarındaki, öykülerindeki en belirsiz, en tehlikeli yana gönderen basit bir soluklanma anı olup çıkıyordu.

…

Kapılar önlerinde açılıyordu. Gökyüzünün ortasında havuzları, okuma odaları, sessiz odaları, tiyatroları, bahçeleri, akvaryumları, kuşhaneleri, iç avluları, yalnızca kendi kullanımlarına göre tasarlanmış küçük bir odanın dört kesik yüzeyinde dört Flaman portresinin göze çarptığı minicik müzeleri keşfediyorlardı. Bazı salonlar salt kayalıktı, diğerleri ise salt cangıldı, bazılarında deniz dalgalanıyordu; yine bazılarında tavus kuşları dolaşıyordu. Daire biçiminde bir salonun tavanından binlerce flama sarkıyordu. Sonu gelmeyen labirentlerde nefis müzikler çınlıyordu; abartılı şekillerdeki bir salonun işlevi, göründüğü kadarıyla, sonsuz yankılar yaratmaktan başka bir şey değildi; bir diğerinin zemini, günün saatlerine göre çok karmaşık bir oyunun değişken şemasını sergiliyordu.

Uçsuz bucaksız bodrumlarda, göz alabildiğine uysal makineler çalışıyordu.


Georges Perec, Şeyler (1965)

24 Ağu 2010

Müteferrik Zurna - III

Bak, hatıralar hayal oldu.

Üç haftalık Türkiye maceram o kadar güzel geçmiş, o kadar güzel geçmiş ki, sıfır kötü geçmiş. Şimdi yazmaya elim varmıyor desem yeridir, mevcut gerçekliğin o yükseklikten düşünce beton etkisi yapması korkumdan. Fakat okurlarımızın tepkisizliğinden azade, sorumlu yayıncılık anlayışımız gereği zurna taksimimizin sonuna kadar gidiyoruz.

***

Pelin ile memleket sathına İstanbul Atatürk havalimanından girişimizi, planladığımız üzere dosdoğru Bursa geçişi takip etti. Ancak bu geçiş uğruna Cumartesi gece yarısını biraz geçe Esenler’e vardığımızda, olmaz dediğimiz oluyor ve Bursa’ya giden hiçbir otobüste yer olmadığını, en yakın otobüsün 3’te olduğunu öğreniyorduk. Her ne kadar biz onu teğet geçmeye çalışsak da İstanbul müstehzi bir sırıtışla bize ‘hoşgeldiniz!’ diyordu. Azmettik, metanetimizi koruduk ve söz konusu araçtaki yerimizi aldık. Sabah altı sularındaki feribot geçişimiz sırasında sakin Marmara suları üzerinde ağarmaya çalışan günün karşılaması ise çok daha misafirperverdi. Hoş olduk, Bursa’ya geldik. Fakat yine yarı-mazoistik planımız devreye giriyor ve burada yarım günlük bir pit-stop’un ardından aynı günün akşamı İzmir’e doğru yola koyuluyorduk. O da oldu, geçti. Fakat itiraf etmem gerekir ki Hollanda’nın yarım saatte şehir, bir buçuk saatte ülke değiştirmeye elveren coğrafyasına biraz alışmış olduğumu fark ettim, sıkmadıysa da uzun geldi yollar. Neyse efendim, Türkiye’ye ayak basışımızın 24 saat sonrasında ilk gerçek durağımız olan İzmir’deydik. Hızlı sarmak gerekirse, ev, aile, güneşin gerçek yüzü, yemeğin hası, Erk’i ve elbette Saygın’ı görmek suretiyle ilk birkaç gün geçti.

En azından ayrı bir paragrafı hak eden buluşma ise bir Alsancak akşamında laf arasında Saygın’dan Burak Gürel’in de buralarda, tam olarak Çeşme’de olduğunu öğrenmemle başladı. Görüşmediğimiz yılların sayısı bir elin parmaklarını geçmemiş olsa da, hatırlamak için bir süre kafa patlatmayı gerektirecek kadardı. Heyecanla “gidelim o zaman” dedim. İki gün sonra aynı üçlü, Burak’ı dergâhında ziyaret etmek üzere atlayıp Çeşme’nin yolunu tuttuk. Şu kadarını söylemekle yetineyim; hani genelde ancak geriye dönüp bakıldığında hissedilen bir duygudur ya mutluluk, orada geçirdiğimiz bir gün, istisnai biçimde farkındalıklı bir mutluluk haliydi benim için.

Çeşme dönüşü sırada tatilin ‘gerçek tatil’ safhası vardı. İlk hedefimiz Dalyan’dı. Yine birtakım oto ve mini-büs yolculuklarının ardından, Özge hanımın da katılımıyla Dalyan’a vardık. Kanal kenarında bir pansiyon bulup yerleştik. Dalyan’ın doğa olayı olarak güzelliğine edecek laf yoktu. Ancak ilk günün sonunda iki sebepten dolayı ufaktan huysuzlanmaya başlamıştık: birincisi denize girmek için her seferinde tekneyle İztuzu Plajı’na yarım saatlik bir yolculuk yapılması gerekliliği (üstelik deniz de çok dalgalıydı), ikincisi yabancı turistlerin ve ona bağlı olarak ‘turistik’ tatil atmosferinin beklediğimizden çok daha yoğun olmasıydı. Gün boyu kenarında eğleşip istediğinde girip girip çıktığın bir denizin ve insanın kafasını ve ruhunu nadaslayabileceği bir huzur ortamının bulunmadığı yerde tatil mi olurdu? I-ıh.. Özge’nin üçüncü gün sonunda zaten bizden ayrılacak olması sebebiyle odamızı üç günlüğe tutmuş olmamızı fırsat bilip bu süre sonunda Dalyan’ı terk etmeye karar verdik. Şöyle cümlelerle Ortaçgil’e kızarak Dalyan’la hesaplaşmamızı nihayete erdirdik: Bunun kesin böyle yukarılarda bir evi varmıştır, orada manzaraya karşı pinekleyip durmuştur. Denize de girmiyordur kesin.

Dere geçerken at değiştirmek neyse de, tatil yaparken yer değiştirmek konusundaki kararlılığıma ve azmime, üstelik tam da en tatilin ta göbeğinde, ben bile şaşırdım. Yeni hedefimizi belirlememiz pek zor olmadı. Madem ne istediğimizi biliyorduk, bunları nerede bulabileceğimiz de belliydi: bir yıllık kadim dostumuz Datça-Palamutbükü. Her ne kadar köy kahvesi restorana dönüşmüş, pansiyoncu Yılmaz abi plajda pulları kayboluyor diye tavlayı tedavülden kaldırmışsa da, oraya vardığımız andan itibaren gelişimizle ilgili tüm cümlelerimiz “iyi ki”lerle doluydu. Mahmut Hoca Dalyan’dan arayıp “n’aaptın sen oğlum?” diye sorsa, gönül rahatlığıyla “sevdim hocam” yanıtını verirdim yani. Sayılı gün çabuk geçti, zamanın ‘tatil’e en bir layık karakterde aktığı günler sona erdi. İzmir’e dönüldü.

İzmir’de ev ve aile havası ciğerlere doldurulduktan sonra, göçmen balıklar gibi geldiğimiz yolu gerisin geri dönmeye başladık Pelin’le. Önce Bursa, orada geçirilen iki güzel gün; oradan da ver elini İstanbul.

Eşyaları eve bırakıp kendimizi dışarı attığımızda, insanlarla ilk buluşma efsanevi bir kadrajla açıldı: Ekürik sevdicekler Zeyno, Emre, Beril ve Aylin, hepsi aynı karede. Erayıngözlerispor böyle bomba bir kadroyu bir arada en son ne zaman görmüştü, bilemedi. Ben diyeyim 10, siz deyin 15 sene önce. Sonrası muhabbet, sonrası güzellik; sonrası tadından yenmez gerçek bir oyun gecesi. Tabii tüm bu yaşananlar su yakmadığı için günler birer birer akıp gitti ve sona gelindi.

Son gün sabah erken kalkılıp uykulu Emre ve uykudaki Aylin’le vedalaşıldı, Sirkeci’de anne ve ‘teyze’yle buluşulup başladığımız nokta olan havalimanına ulaşıldı. Ardından İstanbul, sevgili insanlar, güneş, deniz, ayran simit, gürültü patırtı, ne varsa, tarafımdan bir valize dolduruldu. Bu valiz elbette bagaj limitini aştığından check-in’den geri çevrildi. Ben de elimi kolumu sallayarak, kanat bir çırpmadan bir anda kendimi Amsterdam’da buldum birden.

Arkada kalan valiz bir tarafa, beni karşılayan berbat hava (en azından o karşılamaya gelme zahmetinde bulunmuştu), beni deprestirdi gelir gelmez. Ertesi gün yapılan iş başı, başımı çoktan aşmış işler, insanlara ve çalışma haline adeta sıfırdan başlamanın sevimsizliği pek bir sıkıcıydı. Özellikle ilk iki gün öğğvk tadında geçti. Üçüncü gün, dönmüş olduğuma ikna olabilmek adına sarıldığım bisikletim ve yalancı güneşin amorti ışıkları, kabaca akort etti ben-bura enstrümanını. İnce ayarlar için, çalışmalarım devam ediyor.

Hafta sonu ufak çaplı bir uluslararası film festivali kapsamında Bal’ı izledim sinemada. İzlerken kafa ayarımın eksikliğinin de etkisiyle filmin bütünün kavrayamadığım, bu konudaki cahilliğim yüzünden manevî ve dini göndermeleri ıskaladığım hissine kapıldım. İyi de bunu gayrımüslüm arkadaşlar nasıl anlamış da ödüller falan vermişler, hayret, diye geçirmekten alamadım kendimi. Ancak sonradan açıp baktığımda kazın ayağının bundan ibaret olmadığını görmemle taşlar yerine oturdu. Görüntü yönetimi ve ışık konusundaki nefis işçiliğin ötesinde takdir kapsamım genişledi, tekrar izleme ihtiyacı hâsıl oldu. Bu vesileyle tavsiye etmiş de olayım.

Son olarak, daha Gamehunters’da olaya girememişken, Cumartesi gecesi evde kendime verdiğim tek kişilik parti sırasında hızımı alamayıp yeni bir grup daha kurdum, aklıma gelmişken yapıvereyim de sürüncemesin düşüncesiyle. Pek yakında paylaşacağımdır hepinizle.

Görüşebildiklerimizi arsız bir özlemle,
görüşemediklerimizi de muhayyıf bir hasretle
öperimler!

SON


PS. Söz konusu güzelim tatil günlerine ilişkin tadımlık görseller şuralarda bir yerlerde olacak.

22 Ağu 2010

Müteferrik Zurna - II

Önü dün.

P1 dâhilindeki bir diğer mühim faaliyetimiz, temmuz başında gerçekleştirdiğimiz Paris gezisiydi. Bu seyahat her şeyden önce benim Hollanda dışına ilk çıkışım olması itibariyle anlamlıydı. Ayriyeten, herhangi bir Newton mekaniği nesnesinin aksine tek başımayken atalet katsayımın yüksek olması ve dolayısıyla Pelin olmasa kim bilir ne zaman yapacağım bir teşebbüs olduğu için özel, Beril’in muhteşem mihmandarlığı ve misafirperverliği ile teptiğimiz yollar ve geçirdiğimiz zamanlar ile güzeldi. Meraklısı için bunun da fotoğrafları mevcut feysbukta. Biz orada bulunduğumuz süre boyunca Beril’in adeta bir uzvu haline gelen Paris haritası ve günde en az 5 kez yapılan bir sonraki gün planlarıyla ‘bilinçli şaşkın turist’ halimiz görülmeye değerdi. Hatırda kalan başlıca anlardan bir demet;

-doyumsuz kahvaltılar,
-Kiç Bar’da içilen Shrek,
-Pont Neuf (alt-an: Beril’in bir fotoğraf pozu için şuursuzca yolun karşısından koşuşu),
-güzelim Rodin evi ve müzesi (alt-an: bahçeye bir defile için kondurulmuş sera kılıklı ucube yapı),
-Lüksemburg bahçeleri,
-Monopol’ün Brezilya versiyonunu oynarken bir kartı bir türlü alamayan Salim’in üçümüzü kendisine karşı ittifak oluşturmakla suçlayıp iflas etmesinin ardından Pelin, Beril ve benim bu komplo teorisinin haklı olmadığını kanıtlamak için saatlerce oyuna devam edip aramızdan bir monopol çıkaramadan sabahın erken saatlerinde oyunu bırakmak zorunda kalışımız,
-son gün Pere Lechaise turu (alt-an: dakikalarca Merleau-Ponty’nin mezarını arayıp sonunda buluşumuz).

Fakat genel olarak Paris, keşmekeşi, zahmetli ulaşım düzeni, pisliği, aşırı turist kalabalığı vs. ile tam bir çullanık metropol olması nedeniyle, Amsterdam’dan sonra çok da cazip gelmedi doğrusu. Biraz daha abartıp İstanbul’u beğenmeyen o şovenist İzmir yaklaşımıyla söyleyecek olsak: Amsterdam güzel Paris boktandı.

Paris faslını da tamamlayıp eve döndüğümüzde, Amsterdam’da geçirdiğimiz müteakip haftaların bana kalırsa en önemli olayı, (ufak bir ses yumuşatmasıyla P4 olarak da anılabilecek olan) bisikletlenmekti. Aylardır pek çok farklı kişinin Amsterdam’da bisikletsiz yaşıyor oluşuma şaşırmaları ve Aylin’in neredeyse haftasonu-aşırı beni bisiklet almaya davet etmesi gibi itici güçlerin kümülatif etkisi yeter seviyeye ulaşmış olacak ki, nihayet Pelin’le gidip 2 gün arayla kendimize elden düşme birer bisiklet aldık. Tez zamanda sevdik bisikletlerimiz, benimsedik. Çift sarılı yaz günlerinin ikinci sarılarında akşam turları yaptık, mutlu olduk. Yalnız Aylin’den öğrendiğime göre burada her bisikletin bir adının olması gerekiyormuş, trafikte polisler çevirip adını sorabiliyorlarmış. Benimki hâlâ anonim; önerilerinizi beklerim efendim.

İşte bu güzel Amsterdam günlerimizin sonunda sıra büyük yıllık iznim çerçevesinde Pelin’le Türkiye’ye dönüşe gelmişti ki, yazın son oyun gecesinde, o sıralar Britik sularda mukim Ali Rıza ve Sümerjan kıvılcımlı yeni bir oyun örgütlenmesi projesi hâsıl oldu. Tatile başlamadan hemen önce ayak(skype)üstü 4 kişilik bir toplantı çevirip, ne yapılabilir nasıl olurları konuştuk. Haberdar olmayanlar için özetlemeye devam edeyim, her şey Greenwich’de küçük ama etkileyici bir ürün yelpazesine sahip mahalli bir oyun dükkânından feyz almakla başlıyor. (Merak edenler için söz konusu oyuncakçının sitesi). Başta kutu oyunları olmak üzere envai çeşit oyun satan bu dükkân görülünce deniyor ki ‘aa, biz de böyle bir şey yapsak ya!’ Sonra olaylar gelişiyor, daha doğrusu henüz gelişmemişse de 22 Temmuz tarihli sıfırıncı toplantıda ne yönlere doğru gelişebileceği konuşuluyor. İlk evvela tercihen online ortamda bir oyun havuzu oluşturulması eylemliğinde karar kılınıyor. Bunun için isteyen herkes gelsin, bildiği ya da yeni öğrendiği oyunları paylaşsın, bissürü oyunumuz olsun; daha çok öğrenelim, paylaşalım, oynayalım şiarı benimseniyor. Tıpkı Ali Rıza’nın hazırlayıp ilgimize sunacağı Oyun Bildirim Formu gibi; böyle bir ortaklık için geçtiğimiz günlerde dünyaya gelen haberleşme grubumuza da hepinizi dört gözle bekliyoruz (http://groups.google.com.tr/group/gamehunters). Pek yakında faal duruma geçeceğini umduğum bu heyecan verici organizasyonda ne kadar çok olursak o kadar güzel olacağızdır bence. Sence de mi?

İkinci tefrikayı burada noktalarken, bugün yaklaşık iki ay aradan sonra yeşil sahalara dönüş yaptığımı, bundan duyduğum coşkuyu ve rahatlamayı paylaşmak, ancak futbolun içinde olan minik bir sakatlıktan payıma düşeni alıp sağ ayak başparmağımı morartmış olduğumu bildirmek isterim. Üçüncü bölümde Türkiye ayağına da değinip yazmalar arasındaki tüm mesafe-i vakti kat etmeği ümit eder, gözlerinizden öperim.

Arkası yakın.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...